ÇAYDANLIK

PUZZLE

Esra Öner - 24 Ekim 2011

Hayat, olduğu gibi işte... Dünyanın neresinde olursanız olun, kafanızı kaldırdığınızda yukarı, aynı gökyüzüdür sizi içine çeken... Sessizce yürüdüğünüz o nehir kenarlarında hep bir yanlızlık vardır, akıntılara hasret. Kırık kaldırımlara karışan telaşlarımız, Haldun Taner'in önünde ilk buluştuğumuz o andaki duygu karmaşalarımız, elimizi kolumuzu nereye koyacağımızı bilemeyişlerimiz, lanet olsun! "Saçım neden istediğim gibi durmuyor"larımız, sevinçlerimiz, ''Ay! O da bu şarkıyı çok sever ''deyip, müziğin tonunu yükseğe ayarlamalarımız, ayrıldık galibalarımız, o zor anlarımız, ne ye yenik düştüğümüzü bile anlayamadan sebepsiz yere akan göz yaşlarımız, istemeden kırdıklarımız, kırdığımızın bile farkına varamadıklarımız, yersiz yurtsuz konuşmalarımız, kimi zaman özür dileyebilecek kadar bile cesaretli olamayışlarımız, ayağım(ız)a takılan ve canımızı acıtan bir taşı, bir başkasının da ayağını acıtmasın diye yerden alıp daha uygun bir yere koyuşlarımız, anlatabildiklerimiz, anlatamadıklarımız, yapabildiklerimiz, yapmak isteyip de bir türlü yapamadıklarımız, özlemlerimiz ve içimizde acı bir uğultu gibi çoğalıp duran 'ah'larımız... Hayat, inan olabildiğin gibisin!.. Buysa elinden gelebilenin hepsi...

Zaman her türlü geçiyor, istediğimiz gibi ya da istemediğimiz gibi, olmasını umduğumuz gibi ya da bazen ne kadar uğraşsak da hiç olmaması gerektiği gibi... Kimi zaman dünya, durdu galiba hissi verecek kadar yavaş, kimi zaman en sevdiğin anılarını bile hatırlayamayacak kadar hızlı. Umutlarımız yitiyor, yerine başkaları geliyor, en olmayacak düşlere yatıyoruz bazen bile bile, hassasiyetlerimizin sınırı bile sıradanlaşıyor, olgunlaşıyoruz,anlamaya çalışıyoruz, bazen anladığımızı düşünüyoruz, hatta en anlamaz dediğin adam bile seni anlayabiliyor, seviniyorsun, teşekkür ediyorsun ona, hayata, en içten dileklerinle... Gidenler alıp başını gidiyor bir bir. Bazen sessizce, bazen dimdik! Bir yalanın içine düşüyorsun bazen, çıkamadığın da oluyor içinden, susuyorsun uzun uzun... Bir yaşam bitiyor, yerine milyonlarcası geliyor. Evet, inanıyorum! Hepsi yaşam! Hepsi ölüm! Hepsi olabildiği kadar hayat! Ve ben, hala gülümseyebiliyorum... AMA ADAMIM YOKSUN!.. Kİ BİR YANI BU HAYATIN BAŞINDAN SONUNA 'ZAMAN HATASI'...
Yokluğun belirdiğinde bazı şeyler hiç bir zaman aynısı gibi olamaz... İşte ben bu yazımda, yokluğu bir türlü dolmayan ve dolması da mümkün olmayan müzisyenlerden bahsedeceğim. Çok keyifli bir yazı değil belki ama onları anmak adına sizlerle paylaşıyorum. Varsa bir kusurum ve eksiğim (ki mutlaka olacaktır çünkü bir sürü müzisyen var, yeri dolmayacak olan ancak ben bir kısmını yazabileceğim) şimdiden özür dilerim.

JIM MORRISON (8 Aralık 1943 - 3 Temmuz 1971)

Meşhur 27 klübüne dahil olan Morrison, bence The Doors'un kalbiydi. Jim Morrison'sız bir The Doors düşünülemezdi, grubun Morrison'dan hariç üyeleri olabileceğini düşündü, denedi ve olmadı... Grupta vokalistliğin yanında, söz yazarlığını da yapan Morrison, geçirdiği kalp krizi nedeniyle Paris'te ölmüştür. Rock müziğin en önemli frontmanlerinden biri olan Morisson, rock tarihine şiir gibi bir imza atmıştır... William Blake'in bir şiirinde geçen paragraftan esinlenip de grubun ismini koydukları da düşünülürse, bu imza onlara yakışmıştır...

KURT COBAIN (20 Şubat 1967 - 5 Nisan 1994)

Yeni bir 27 klübü makalesi oluşturmak değil niyetim, bu iki kişininde alt alta gelmesi tamamen tesadüftür. İlk aklıma gelenler bunlar çünkü ben bu iki adamı hakikaten çok seviyorum. Her neyse Nirvana, Kurt Cobain'siz olmazdı, bunu tüm kalbimle savunuyorum. Tabii ki diğer elemanlara da saygım sonsuz, zaten onlar müzik kariyerlerine Kurt Cobain öldükten sonra devam ettiler. Ama Nirvana olarak değil... Bu adamın yerini kim gelse dolduramazdı, bunu bu kadar acımasızca söyleyebiliyorum. Zaten o da hayatını acımasızca yaşamadı mı, bir kurşun gölgesinde?..

BRUCE DICKINSON ( 7 Ağustos 1958- ...)

THE MISSING PIECE OF THE PUZZLE

Kafa karışıklığına girmeyelim, Dickinson ölmedi ve hala Iron Maiden ile birlikte. Ama bir dönem Dickinson'ın gruptan ayrılması ve ayrılıkla yarattığı boşluk onun Iron Maiden'daki yerinin ne kadar önemli olduğunu bizlere göstermiştir ki ben de yazamadan edemeyeceğim... Iron Maiden, benim çok severek dinlediğim bir gruptur. Ve Bruce Dickinson da bir frontman'ler listesi yapılmaya kalkışsa ilk sırada yazacağım kişidir. Bruce Dickinson 1993 yılında, yani heavy metal tarihinin en iyi albümlerinden biri olan (bence) ''Fear Of The Dark'' turnesinden hemen sonra gruptan ayrılmıştır. Kendi şahsi albümlerini çıkarmıştır bu dönem. Yerine ise Blaze Bayley vokal olarak gelmiştir. Kimsenin şahsına dil uzatmak istemem, hiçbir zaman bu kadar kaba bir insan olmadım, Blaze Bayley elbette ki iyi bir insan olabilir. Ama Bruce Dickinson'sız bir Iron Maiden, demir gibi sağlam bir 'Maiden' olmaz ki olsa olsa 'artificial' bir Maiden olur... Neyse ki grupta Dickinson'ın yokluğu içimizi dağlayacak kadar uzun sürmüyor ve gruba geri dönüyor. Dünyanın en güzel insanlarından biri olan centilmenler centilmeni Bruce'um umarım bir daha asla Iron Maiden sensiz olmaz. Görüyorsun ya, yerin asla dolmuyor!

LAYNE STALEY (22 Ağustos 1967 - 5 Nisan 2002)

Alice in Chains'in sıradışı bu elemanın kendine has ses tonu ve şarkıları seslendiriş tarzı vardı. Yaşam tarzı yaptığı müziği mi besliyordu ya da müzik mi onu bilemiyorum... Belki de her ikisi ama şundan hiç şüphem yok ki, o da yeri doldurulamaz bir müzisyendi... Grunge müziğinin verdiği en önemli adamlardan biridir. Tıpkı Kurt Cobain gibi ölümü bir türlü tam olarak anlaşılamamıştır ya da akıllarda soru işareti bırakmıştır. İkisi de Grunge'ın en önemli iki adamı, ikisi de Seattle'ın tozuyla yoğrulmuş , ikisine de ölümünden önce bir müddet ulaşılamamış, ikisine de yüksek dozda uyuşturucu alındığı tespiti koyulmuş ve ikisi de aynı günde ölü bulunuyor! Bence bütün bunlar bir tesadüf değil. Ve ben kendi nacizane fikrimle Layne Staley'in intihar ettiğini düşünüyorum. Söylediği bir söz aklıma geliyor: '' Uyuşturucu bugüne kadar benim için çalıştı, şimdi ise bana karşı çalışıyor. Şu anda cehennemde yürüyorum''. Alice in Chains'i en son Sonisphere festivalinde izlemiştim. Layne Staley'nin yerine şarkıları William DuVall seslendiriyor(du). AIC başladığından bu yana kadar müzik kalitesinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Bu, bugün de hala geçerlidir. Ama ne yalan söyleyeyim bir şeyler eksik gibi, Layne'ın kendi şahsına münhasır tarzı bir türlü dolunmuyor gibi...

JOHN LENNON (9 Ekim 1940 - 8 Aralık 1980)

THE MISSING PIECE OF THE PUZZLE

Tabii ki her ölüm üzer ama John Lennon'ın ölümü benim sinirimi bozuyor. Diyelim ki Kurt silahı kendisine dayadı ve ölümü seçti.. İntiharı cicileştirdiğim falan yok, yanlış anlaşılmasın ama bir de şurdan bakın; delinin biri geliyor ve dört kurşunla seni yere yıkıyor, hem de hayatında hiç görmediğin, o gün karşına çıkmasa öyle birinin varlığından bile haberdar olamayacağın birinin, hiçbir sebep bile vermediğin birinin kurşunuyla ölüyorsun! Mübah mıdır bu ya! Hem üzülüyorum hem de sinirleniyorum... Yeri dolduramaz adamlardan biridir John Lennon...

FREDDIE MERCURY (5 Eylül 1946 - 24 Kasım 1991)

Asıl adı Farrokh Bulsara'dır. AIDS yaşamını elinden almıştır. Bütün bunları yazarken her yazdığım müzisyenin sahnede oluşları, şarkıları, sahne performansları geliyor gözümün önüne... Mercurry de bunlardan birisi tabii ki, onu sahnenin bir ucundan diğer bir ucuna koşan enerji dolu haliyle hatırlıyorum, çeşitli kayıtlardan bulup izlediğim. Bu yazı tahmin ettiğimden de zor oluyor benim için... Freddie Mercury'nin yerini, Queen'de kimsenin dolduramayacağına inanıyorum...

JOHN BONHAM (31 Mayıs 1948 - 25 Eylül 1980)

İngiltere'de yaşamış olduğum bir anım var: Bir gün bir İngiliz arkadaşım beni aradı ''Esra, İrlanda'dan amcalarım ve bir kuzenim geldi. Çok keyifli insanlardır. Pub'a gidiyoruz. Sen de gel'' dedi. Hani amcalarım falan deyince, arkadaşımın da yaşını göz önüne alacak olursam, bu adamların epey yaşlı olacağını, bir birayı bile zor içeceklerini, enerjisiz, sus pus bir ortam olacağını ve rahat edemeyeceğimi düşündüm. Arkadaşıma da bunu güzel bir dille ifade etmeye çalıştım. "Ya şimdi onların muhabbeti farklı olur. Bira alsam onların yanında ayıp olur mu'' falan filan gevelerken ben, arkadaşım telefonun ucundan bir kahkaha kopardı ve dedi ki : "Sen gel ve biranı iç. Asıl onlarla birlikte içmessen ayıp olur. Onlar doğma büyüme İrlandalılar!'' Gittim. Arkadaşım beni bir yerden aldı ve iki amcasının ve bir kuzenin olduğu pub'a vardık. Yalnız daha pub'a girmeden bir kahkahalar tufanı bizi karşıladı. Arkadaşım "Bunlar benim amcalarım olmalı" dedi. Hahahahaha. Gerçekten de onlardı. Bizden sadece 5-10 dakika önce gelmelerine rağmen masa boş bira bardaklarıyla doluydu! Ve bir eğlence kopardılar, en gencimizi bile cepten çıkartırlardı! İrlandalı amcalar yaşını almış ama enerjilerinden hiçbir kayıp yok. Sadece kendileri de eğlenlemediler, bütün pub'ı inlettiler. Benim ya da bir başkasının bardağını boş görmek mümkün değil, boşalmaya yakın yenisi geliyor, sıkıysan içme! O gün ne kadar içtiklerini saymak mümkün değildi ama şu görüntüden bahsedeyim aklınızda bir şeyler canlanır; masa boş bardaklarla dolu olduğu için, sıraya dizilmiş bir düzine asker misali boş bardakları yere dizmeye devam ettiler. Oyun misali yaptıkları bu görüntüyü de pub çalışanları ve oradakiler bozmadı. Çünkü herkes onlara gülüyor ve onlarla eğleniyordu... Ve gecenin sonunda İrlanda'ya yetecek kadar askerimiz vardı! Abartıyorum diye düşüneniz de olabilir ama inanın değil! Adamlar içmiyor, adamlar sünger misali çekiyor bünyeye Guinness'leri! Hayatım boyunca tanıdığım hiçbir canlının o üç İrlandalı dışında bu kadar alkolü bünyeye alabileceğine şahit olmadım daha! Ama John Bonham'ı tanımış olsaydım belki bu fikrim değişebirdi. Led Zeppelin'in bu efsane davulcusu aşırı alkol aldığı bir gecenin sabahında yatakta kendi kusmuğunda boğulmuş olarak bulunmuştur. Alkolü çok sevmesiyle ünlü bu şahsına münhasır müzisyen de yeri doldurulamayacaklar listesinde...

RICHEY EDWARDS (22 Aralık 1967 - 1 Şubat 1995'ten beri kayıp!)

THE MISSING PIECE OF THE PUZZLE

Ben hala bir türlü ölebildiğine inanamıyorum ama 2008 yılından beri ölü olarak kabul görüyor. Kesinlikle delilik ve yaratıcılık arasındaki o ince çizgide sallanan müzisyenlerden biridir Edwards... Manic Street Preachers (Sevsenizde, sevmesenizde Richey Edwards'ın grupta olduğu dönemlerde gayet iyiydiler)... Ben o zamanlardan tanıyorum bu grubu. Richey Edwards'sız haliyle bir daha asla dinlemedim. Daha doğrusu dinlemeye çalıştım ama keyif alamadım. Her ne kadar da grup Richey'siz müziklerine devam etseler de ben ne zaman dinlersem dinleyeyim (Denemelerimden bahsediyorum, böyle bir hata yaptığım yok genel olarak) hep yapay bulduğumu itiraf ediyorum. Belki hatırlayanınız vardır, MSP'nin bu alkolik, şizofren gitaristi ve söz yazarı, bir basın toplantısında imajlarını sahte bulan gazetecilere cevaben koluna "4 real" kazıyarak etrafı kana bulamıştı. Richey, MSP'yi gerçek yapan sendin, sensiz: They are NOT so ''4 real'' baby!

MIA ZAPATA (25 Ağustos 1965 - 7 Temmuz 1993)

Diğer bir sinirlerimi bozan ve kanımı donduran ölüm şeklidir Mia Zapata'nınki... istemeden dahil olmuştur aslında ''27 klübüne...'' Bir ruh hastası (Ben böyle olduğuna inanıyorum) önce tecavüz edip, sonra da başını taşla ezip, neredeyse tanınmaz hale sokana kadar döverek ölüdürmüştür Zapata'yı. The Gits (Mia Zapata'nın vokalistliğini yaptığı saygıdeğer grup) belgeselini ağlayarak izlediğimi itiraf ediyorum. Kesinlikle ve kesinlikle grunge müziğinin kraliçesidir Mia Zapata. O kadar çok saygı duyuyorum ki bu saygımı senbolize eden bir tavuk dövmesi (Mia'nın sol bacağında vardır bu dövme) ve ''Viva Zapata!'' (Punk rock grubu 7 YEAR BITCH'de Mia'nın anısına bir albüm yapmıştır ve albüme bu ismi vermiştir) dövmesi bile düşünüyorum epeydir. Umarım fırsat bulup yaptırabilirim... Eğer bugün yaşamış olsaydı sadece grunge müziğinin kraliçesi değil, aynı zamanda grunge müziğinin devi de sayılırdı kanımca. (Elim titriyor yazamıyorum, ben bir sigara içeyim.)
(........)

1986 yılının eylül ayında Mia Zapata ve üç arkadaşı punk rock, seattle (sound) grunge'ın en güzel örneklerini veren grubu yani The Gits'i kuruyor. Talihsiz olay ise bundan ancak 7 yıl sonra yani 1993'te yaşanıyor. Mia Zapata bir arkadaşına gitmek için The Comet Tavern'den (Grunge severler, Seattle bölgesinde bulunan bu mekanı mutlaka bilirler. Birçok Seatlle sounduna ev sahipliği yapmış ve yapmakta olan mekandır) çıkar, önce bir arkadışına uğrar (Bu arkadaşı onu en son gören kişidir) ve kısa bir ziyaretten sonra evinin yolunu tutar... Comet'te çalışan görevlilerden biri çıkarken kulağında kulaklık olduğunu belirtmiş, yani yolda yürürken yanına yaklaşan adamı duyamamış olduğu tahmin ediliyor. Mia Zapata'nın katili uzun yıllar bulunamıyor. Bunun üzerine Seattle'ın müzik camiası (Bugün bizim de çok iyi tanıdığımız efsaneleri) bir araya geliyor ve Mia Zapata'nın katilinin bulunması için bir oluşum kuruyorlar. Bu oluşumun adı ''Home Alive''dır. Bu oluşum için konserler, etkinlikler ve saygıdeğer bir koşuşturma içine giriyor Mia Zapata'nın aynı zamanda arkadaşları olan Seattle müzik camiası. Bu camiadan olup, Mia Zapata için emek harcayan grupları ve değerli müzisyenleri de buraya grurla yazıyorum: Nirvana, Pearl Jam, Soundgarden, Heart, Joan Jett, Bikini Kill, Kathleen Hanna ve bir sürü adını saymadığım grup Mia'nın ansına şarkılar, coverlar yapmıştır. Bu saydığım grupları da hala severek dinlerim: ''BANA KİMSE GRUNGE ÖLDÜ DİYEMEZ!!!''

Gelelim Mia'nın katilinin bulunmasına... ''On March 25, 2004, a jury convicted Mezquia of Zapata's murder and sentenced him to 36 years in prison, the maximum allowed in the case under Washington state law.'' 10 yıl gibi akıl oynattıran, ruh bulandıran bir zaman geçiyor, katilin bulunması ve cezaya çarptırılması... Bulunması da teknolojinin gelişmesi ve DNA'nın zemine oturmasıyla gerçekleşiyor. Mia Zapata'nın dosyası, DNA'nın ilk kullanıldığı dosyalardan biridir.

Not: Deli Kasap'ta da okuduğum ve birçok zaman da karşılaştığım bir konu var, ''Teknolojinin vardığı yer'' muhabbeti; konuyu dağıtmadan yeri gelmişken ben de nacizane fikrimi paylaşmak istiyorum: Teknolojinin geldiği yer, kötü değildir, hatta bilim ve teknoloji daha da ileriye gitmeli ve taşınmalıdır. Nirvana Kedi arkadaşımızın (25 Ağustos 2011'de Deli Kasap'ta yazmış olduğu 'Sosyal medya sosyal mi' yazısında) belirtmek istediği noktayı çok iyi anlayabiliyorum ama teknolojinin bize sunmuş olduğu değerler, hatta ve hatta kızmış olduğun sosyal iletişim yönü dahi ne kadar da saygıya değer ve çok büyük öneme sahip. Buradan şunu da belirteyim; (İşte buna çok güleceksiniz) ben teknoloji aşığı olup da, onu kullanmasını bir türlü beceremeyen bir insanım. Ne fake'i ne gerçeği bir Facebook'um bile yok, bir Twitter'ım yok. Yıllar öncesinden arkadaşım bana bir Myspace hesabı almıştı, onu da sanırım hakkını vererek kullanamıyorum. Daha vahimi, bakın hepinizin bir fotoğrafı var, ben bir türlü avatarıma (umarım yanlış söylemiyorum) bir fotoğraf bile yükleyemedim daha. "6 KB olmalıdır" diye bir ibare geliyor iki de bir... Ne bir 'büskürütüm' var ne de camiada kara kuru bir resmim! Ama görüyorsun ya burada bunları yazıyorum. Sizlerden bir şeyler öğreniyorum ve sizlerle fikirlerimi paylaşabiliyorum. Mia Zapata'nın katili de bu monitörler sayesinde bulundu... Bütün bu örnekleri fikrimin şu özü için verdim; dünyada bir sürü yeni buluş var ve olacaktır, olsun da... Bütün bunların varlığı, değil bünyeye zarar ve hasar veren, bütün bunların nasıl kullanıldığıdır... Hehehehehe eğer sizi ikna ettiysem şimdi bana da tarif edin de, en seksisinden bir fotoğrafımı koyayım avatarıma (gülücük).

RICHARD SHANNON HOON (26 Eylül 1967 - 21 Ekim 1995)

Blind Melon'ın unutulmaz söz yazarı, lead singer'ı duygu adamı Shannon Hoon yüksek dozda uyuşturucudan ölür. Tıpkı o da Kurt Cobain gibi bir kız babasıdır. Kızı doğduktan çok yakın bir zaman sonra da yaşamını yitirir. Shannon'ın yerine her ne kadar doldurmaya çalışmışsa da Blind Melon, başarılı olmamışlardır. Yeri kesinlikle doldurulamayacak adamlardan biridir Shannon Hoon. Mezarı Dayton, Indiana'dadır. Mezarının üzerinde de Blind Melon'ın "Change" şarkısından, Hoon'un kendi yazmış olduğu bir cümle yazar:

''I know we can't all stay here forever
So I want to write my words on the face of today and they'll paint it''

SID VICIOUS (10 Mayıs 1957 - 2 Şubat 1979)

Sid Vicious'la ilgili çok başarılı bir biyografi izledim, sayısını tahmin edemeyeceğim kadar makaleler, çeşitli yazılar okudum. Yine de buraya yazacak bir şeyler düşünüyorum şimdi. Bazen böyle oluyor işte! Söyleyecek çok şey var, evet, ama hangisi duygularını en iyi anlatabilir, kilitleniyorsun... Sex Pistols, İngiliz Rock'ının tartışmasız en konuşulan ve diğer müzisyenlere de, müzik severlere de en ilham vermiş gruplarından biridir. Eroinle ölen bu şahsına münhasır elamanı, ona kafayı yedirtmiş aşkıyla anarsam, her şeyi bir yana bırakıp, umarım okuyanları kızdırmış olmam... Külleri Nancy'nin mezarına savrulmuş adam, yerin dolmuyor... Bu arada Sid'in zaten Sex Pistols'de uzun soluklu olmadığını düşünenleriniz olabilir. Size katılmakla birlikte şunu eklerim ki Sid müzik tarihine şüphesiz adını yazdırmış müzisyenlerden biridir. Bir başka konu da insanlar bu sahne adamını çok sevmekle birlikte, Nancy'i de sevilen bir figür olarak es geçmiyorlar. Her ne kadar Sid'in bir çok arkadaşı onu ölüme götüren -yalnız ölmekten korkan- Nancy'di deseler de o dönemlerde, bugün birçok kişi (Benim arkadaş çevrem de) Nancy'e de toz kondurmuyor. Ve Sid ile Nancy'nin birbirlerini tamamladıklarını düşünüyorlar, ben de böyle düşünüyorum. Hastalıklı bir ilişkiydi onlarınki, kendi ateşiyle yanan... Her ne kadar hastalıklı iki ruh olsalar da, çok seviyorum ben bu iki aşk insanını... Not: Ben de Sid gibi, ölmeye yakın bir not yazıp bırakmayı istiyorum, ''beni sevdiğimin yanına gömün'' diye (Neden olmasın, tabi ki önemli olan bu notu yazmak değil, bu notu yazdırtcak adamı bulmak. Çok fena çıkış yapmaktayım farkındaysanız. Bu görmekte olduğunuz arabesk, damarlarımdaki yorgun kanda mevcuttur)... Sid'in intihar notunu her okuduğumda içim sızlıyor:

'' We had a death pact, and I have to keep my half of the bargain. Please bury me next to my baby in my leather jacket, jeans and motorcycle boots. Goodbye''

ANDREW WOOD (8 Ocak 1966 - 19 Mart 1990)

Bu yazıya başlamadan önce müzik çalarıma Mother Love Bone'un aynı ismi taşıyan albümünü koyuyorum. Yazımda bana eşlik etsin diye (Bilemiyorum ama nasıl bir halle yazıya devam edeceğimi. Çünkü bundan önce de Pantera'nın Cowboys From Hell albümünü dinliyordum). Bu albümü hep severek dinliyorum (Daha doğrusu her iki albümü de severek dinliyorum). Seattle sound'un diğer şirin mi şirin adamı, grunge müziğinin diğer dünyalar güzeli Andrew'u yüksek dozda eroinden yaşamını yitirdi. Ya bu Seattle laneti midir, bilemiyorum... Çok yaramazlarmış bu adamların hepsi de. Çok üzülüyorum ama hemcinslerim adına da söylüyorum hepsi de birbirinden yakışıklıydı. Çok büyük kayıplar verdik. Yerleri bir türlü dolmuyor. Önce hem cinslerim sonra da bütün müzik severler olarak yüreğimiz hala yanıyor, üzülerek belirtmeliyim ki... Andrew öldükten sonra geri kalan diğer grup elemanları müzik kariyerlerine devam etmişlerdir. Jeff Ament (bass), Stone Gossord (gitar), Pearl Jam ile yollarına hala devam etmektedir.

LYNN STRAIT (7 Ağustos 1968 - 11 Aralık 1998)

Eğer yaşamış olsaydı Lynn ve vokalistliğini yapmış olduğu grup 'SNOT' dağılmamış olsaydı, onun ölümünden dolayı, metal müzik yaparmış gibi (! ) yapıp da hakkını verdiklerini düşünen birçok zamane metal grubunu ceplerinden çıkarırlardı diye düşünüyorum ve önlerine uzanan mikrofanla sorulan şu soruya da: ''Say something for the record, tell the people what you feel?''cevaben ;''Fuck the record! Fuck the people!'' der, grupla aynı ismi taşıyan 'Snot' parçasını çalmaya devam ederlerdi hala. Zamane gruplarına da oturup dinlemek kalırdı... Alternative metal'in, punk rock'ın bu mükemmel adamının ölümüne diyecek bir şey bulamıyorum, talihsiz bir trafik kazası...Lynn'in anısına 7 Kasım 2000 tarihinde Virgin Records tarafından 'Strait Up' albümü yayınlamıştır. Sadece ben değil, birçok müzisyen de Lynn'in müzik tarihi için ne kadar da önemli biri olduğunun farkındaydı, anısına yapılan bu albümün tack listing'ini buraya yazacağım ve ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız:

1. "Starlit Eyes", featuring Serj Tankian of System of a Down (2:58) (Fahnestock, Miller)
2. "Take It Back", featuring Jonathan Davis of Korn (3:03) (Fahnestock)
3. "I Know Where You're At", featuring M.C.U.D. of Hed PE (4:39) (Fahnestock, Doling)
4. "Catch A Spirit", featuring Max Cavalera of Soulfly (3:55) (Fahnestock, Cavalera)
5. "Until Next Time", featuring Jason Sears of R.K.L. (3:11) (Fahnestock, Sears, Straight)
6. "Divided (An Argument for the Soul)", featuring Brandon Boyd of Incubus (3:46) (Fahnestock, Boyd)
7. "Ozzy Speaks", a spoken word track featuring Ozzy Osbourne (0:16)
8. "Angel's Son", featuring Lajon Witherspoon, Clint Lowery, and Morgan Rose of Sevendust (3:49) (Lowery, Witherspoon)
9. "Forever", featuring Fred Durst of Limp Bizkit (2:55) (Fahnestock, Durst)
10. "Funeral Flights", featuring Dez Fafara of Coal Chamber (2:59) (Fahnestock)
11. "Requiem", featuring Corey Taylor of Slipknot (3:36) (Fahnestock, Taylor)
12. "Reaching Out", featuring Mark McGrath of Sugar Ray & Whitfield Crane of Ugly Kid Joe (4:39) (Fahnestock, Crane, McGrath)
13. "Absent", one of only two completed tracks for Snot's unfinished second album (appears on Strangeland's soundtrack) (5:30) (Straight)
14. "Sad Air", a spoken word track featuring Lynn Strait, with backing guitar by Snot guitarist Sonny Mayo (2:11) (Mayo)
15. "Straight Up", a hidden track that is mixed by DJ Lethal (5:58)

YAVUZ ÇETİN (25 Eylül 1970 - 15 Ağustos 2001)

THE MISSING PIECE OF THE PUZZLE

Öldüğünü duyduğum günü hala çok net hatırlıyorum. İntiharı beni ve çevremdeki birçok arkadaşımı çok üzmüştü. Türkiye'nin sahip olduğu özgün müzik adamlarından biriydi Yavuz Çetin ve buraya yazmamış olsaydım ayıp ederdim... 18 yaşıma bir an önce basıp soluğu Shaft'ta almayı hayel ediyordum o dönemler. Çünkü Yavuz Çetin, Shaft'ta çalıyordu... Daha 17 yaşımdaydım ve geri kalan günlerimi saymaktaydım ki Yavuz Çetin çoktan saymaktan vazgeçmişti. Sonradan okuduğum yazılardan ve makalelerden onun psikolojik bir çöküş yaşadığını öğrendim. Gece sahne çalışmalarını sürdürürken, gündüzleri de DMC'den çıkartılacak ve "Satılık" adını vermeyi düşündüğü ikinci albümünün stüdyo çalışmalarını yürütüyordu. Yoğun depresyon teşhisi konulduğu için bir haftadır hastanede tedavi gören Yavuz Çetin, hafta başında iyileştiği gerekçesiyle taburcu edildi. Tedavisi sona erdikten sonra bir arkadaşına, "En iyi ilaç müzik" dedi ve önceki gün, hastalığı suresince bir an olsun yanından ayrılmayan kız arkadaşı Mine Erkaya ile birlikte son albümünün çalışmaları için stüdyoya girdi. Bir ara fenalaştı. Hemen çalışmayı bırakıp psikologuna gittiler. Psikoloğu da, Çetin'e iyi olduğunu söyleyerek bazı ilaçlar vermekle yetindi. Kız arkadaşı Mine Erkaya da paylaşıyordu bu kanaati. Öğleden sonra ayrıldıklarında, Yavuz Çetin'in gayet normal olduğunu söylüyordu. Haberi barda aldılar. Yavuz Çetin, sahne aldığı Shaft Blues&Jazz Club'a saat 23.00'te gelecekti. Gelmeyince, tonmaister Mine Erkaya ve Yavuz Çetin Group'un elemanları telaşa kapıldı. Telaşlanmakta hiç de haksız olmadıklarını çok geçmeden anladılar. Yavuz Çetin, saat 19.00 sıralarında, Boğaziçi Köprüsü'nden atlayarak yaşamına son vermişti.
Yazımı burada bitirmeden önce yazımda bana eşlik eden müzik listemi de sizinle paylaşmak istiyorum:

1- The Doors - Riders On The Storm
2- The Doors - Road House Blues
3- The Doors - Light My Fire
4- Nirvana - Heart Shaped Box
5- Alice in Chains - Grind
6- Alice in Chains - Nutshell
7- John Lennon - Imagine
8- John Lennon - Come Together
9- Queen - We Will Rock You
10- Led Zeppelin - Immigrant Song
11- Manic Street Preachers - Democracy Coma
12- The Gits - Second skin
13- The Gits - Another Shot Of Whisky
14- Blind Melon - Mouthful Of Cavities
15- Sex Pistols - Anarchy In The UK
16- Sid Vicious - My Way
17- Mother Love Bone - Mother Love Bone (Full Albüm)
18- Snot - Snot
19- Yavuz Çetin - İlk (Full Albüm)
20- Yavuz Çetin - Satılık (Full Albüm)

Müzik dolu bir hayat dilerim...

Esra Öner
 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: