MÜZİK ODASI

Jack White'ı hülyalı gözlerle izledik.

Müşra Demir - 11 Kasım 2014

Sonbaharı yücelten manik depresif insanlardan hiç olmadım, olamadım. Aynı şekilde Kasım ayı geldiğinde Sweet November filmini hatırlayıp ağlamak, sıkı bir Gunner olduğum halde November Rain paylaşma klişesine alet olmak da pek benim yapacağım şeyler değildir. Ama artık benim de (ve tabii ki o gün o salonda bulunan herkesin) sonbahar, özellikle Kasım ayı geldiğinde akıllarına düşecek tek bir adam ve tek bir anı var: 7 Kasım 2014 Jack White İstanbul Konseri.

Bu konser hem seyirci (en azından büyük bir çoğunluğu) hem de Jack White ve ekibi açısından oldukça önemliydi. Bizim açımızdan (yani diyorum ya ben, biz ve büyük bir çoğunluk) artık adı Black Box değil de Volkswagen Arena olan ve görsellerine baktıkça iştahımızı kabartan bu yeni tapınağımızı görme şerefine ilk kez erişecektik. Aynı zamanda Jack White'ı ilk kez bu topraklarda ağırlıyorduk.

Jack White'ı hülyalı gözlerle izledik.

Jack'in de Lazaretto Avrupa turnesinin ilk ayağı (ki afiş oldukça yaratıcı ve güzel olmuş) olan bu konser, klavyecileri Isaiah Ikey Owens'ın vefatının ardından ilk kez sahne almaları açısından da önemliydi.
Tabii biz konser alanına ulaşmaya çalışırken tüm bu "önemliler listesi"ni unutuyor ve o hiç bitmeyecekmiş gibi gelen yolu tamamlayana kadar da bir daha hatırlamıyoruz. Daha sonradan keşfettiğimize göre ulaşım oldukça kolaymış ama işte erkenden kapıda sıraya girme aşkı ve bu telaşla çok fazla yol karıştırma hatası ulaşımımızı bayağı bir geciktiriyor.

Ama siz geciktirdi dememe bakmayın tabii, sıraya giren ilk insanlardan biri olarak tam vaktinde yine yerimizdeyiz. Saat 16.00 sularında girdiğimiz sıra, oldukça eğlenceli. Nedeni ise yüzlerce 2002-2005 arası Jack White'ın sırada bulunması. O ünlü "rock bob" stili saç kesimi tüm gençlerin,gençlerimizin kafasında. Aklıma bir soru düşüyor, yahu bu gençler bu konser için mi kestirdi saçlarını böyle yoksa hep mi böylelerdi?

Her biri en kırmızı The White Stripes etkileşimli tişörtlerini sırtlarına geçirmiş, siyah pantolonlar ise birer üniforma gibi her yerde. Bu durumdan tabii ki şikayetçi değiliz, Jack White ve nicesini seven bu kadar insan varken yalnız olmadığımızı hissetmek güzel.

Saat 18.00'de kimlik kontrolüyle birlikte biletlerimizin yırtılıp, bilekliklerimizin takıldığı o yüce dakikalara ulaşıyoruz. İçerisi oldukça ferah, bileklik koluma geçirildikten sonra deli gibi koşarak girdiğim konser alanı daha da ferah. (her gün 45 dakika koşmayı işte tam olarak bu konser zamanları için yapıyorum, işe yarıyor)
Yukarıda bahsettiğim tapınak kelimesi tam olarak buraya uyuyor. Tuvaletler temiz, görevliler hızlı ve güleryüzlü, ses sistemi bu topraklarda duyulabilecek en iyi düzeyde, sahne önünde dikkatinizi dağıtacak güvenlik görevlileri yok... Kısacası kusursuz.

Herzamanki gibi en önde, en ortadaki yerimizi kapıyoruz. "Ay şimdi Jack White'la şarkıları gözgöze söyleyebiliiciiiz" şeklinde ilerleyen konuşmalarla fangirl'lüğümüzün gerekliliklerini de yerine getirdikten sonra arkamıza ve tüm tribünlere bakıp bir şaşkınlık daha yaşıyoruz. Konser saatine daha çok olmasına rağmen heryer dolmuş durumda!
Buna bir kez daha sevinsek de en önde kısılmış durumdayız, ama zaten yerimizden hareket etmek istediğimiz de yok. Radyo Eksen DJ'i bizi konser saatine kadar başarılı bir şekilde ısındırıyor. (Başarılı bir şekilde ısınmak? Evet, evet bu konserde bu da mümkündü.)

Jack White öncesi sahne alan Umut Adan, şarkılarına eşlik edemesek de pozitif enerjisi sayesinde gecede bizi ilk gülümseten insan oluyor. Şarkı aralarında bizimle kurduğu iletişim öylesine güzel ki, tüm salon havaya giriyor.
Onlar da sahneden indikten sonra sonsuz bir bekleyiş başlıyor. Dev perdeler kapanıyor, tüm salon masmavi. Ama oldukça soğuk bir mavi. Kızlarla birbizimizin az öncesine kadar kırmızı olup şimdi mora dönmüş olan rujların ışıktan mı bu hale geldiğini anlamaya çalışıyoruz. Zamanın daha hızlı akmasını sağlayacak fikirlerimiz de tükenince sadece perdeye odaklanmak tek çare halini alıyor.

Perdenin arkasında gölgeleri seçmeye çalışırken aniden bir adam perdeleri aralıyor ve bu konseri sadece bizim deneyimleyebileceğimizi, telefon ekranından izlemek yerine kendimizi konsere odaklamamızı; zaten profesyonel fotoğrafçıların olduğunu söylüyor. (Benim bu kadar düz anlattığıma bakmayın, adam tabii ki bunu daha uzun ve ikna edici bir şekilde konuştu bizimle. Evet yine de fotoğraf çektik ama maksimum 1 ya da 2 tane)

Perde tekar kapanıyor ve beklemeye başlıyoruz. Biraz daha perdeye bakıp sis makinesini unutmaya çalışarak geçirdiğimiz sürenin ardından en sonunda Jack White sahneye çıkıyor. Azılı fanların büyük bir basınç etkisiyle bizi demire yapıştırarak ikiye bölme çabasına mı şaşırayım yoksa böylesine sevdiğim bir adamı 2 santim ötemde görmeye mi sevineyim, karar veremiyorum. O ilk 15 saniyedeki şaşkınlığı üzerimizden attıktan sonra High Ball Stepper ile kendimizden geçiyoruz. Jack White bize hiç zaman tanımadan ardı ardına vuruyor; Dead Leaves and the Dirty Ground, Lazaretto,Hotel Yorba ve Temporary Ground şeklinde. (Bu arada belirtmem gerek, Dead Leaves and the Dirty Ground ve Lazaretto kesinlikle canlı canlı dinlendikten sonra hayatıma nasıl devam ederim diye düşündüren şarkılardan.)
Sahnedeki herkes enstrümanlarına öylesine hakim ki, bir ara hayranlıkla zıplamayı bırakıp sadece hülyalı gözlerle sahneyi izliyoruz. (hadi burada vintage kelime kotamızı dolduralım.)

Hepsinin ayrı ayrı şık olması bir yana, tuttukları yası simgeleyen siyah kol bantlarıyla kalbimizi daha da kazandılar.
Baterist Daru Jones sevimlilik ve yeteneğin tavan yaptığı bir isim. O nasıl bir enerji ve yetenektir öyle!
Lillie Mae Rische de yeteneğinin yanında güzelliğiyle konserdeki erkeklerin gözlerini ayırmadığı isim oldu. Fats Kaplin arkada bir büyücü edasıyla bizi etkileyedursun; biz kızlar ise Jack White'a, yedek kulübesi kontenjanından da Dean Fertita'ya odaklanmış durumdaydık.

Jack White'ı hülyalı gözlerle izledik.

Yahu tamam zaten Jack White dediğimiz insan, beyaz ten+siyah saç ikilisine sahip bir insan olarak yıllardır kızların konserlerinde üstlerini parçaladığı bir tip; ama bu kadarını ben bile beklemiyordum. Enerjisi hiç bitip tükenmeyen porselen bir pilli bebek gibi. Hem fit, yakışıklı, hem şık hem de inanılmaz düzeyde pozitif enerjili bir insan. Oraya gelene kadar "ay ben cek vayt'tan hiç haz etmem ama ne yapalım geldik işte" şeklinde kafamı ütüleyen 2 dişi konser arkadaşım, kendisini ideal erkek şeklinde tanımlayıp; arkalarına bakarak ayrıldılar alandan.
Queens Of The Stone Age'ten gelen transfer Dean Fertita ise görüntü olarak sahneye oldukça yakışmış. (görüntü diyorum, öhm) Şaka bir yana, kendisinin Jack White'la olan bu ilk performansı oldukça başarılıydı, iyi bir elektrik yakaladıkları aşikar.

Alone In My Home sonrası gelen, herkesin son dönem favorisi Would You Fight For My Love, hepimizin son ses eşlik ettiği bir parça olarak konserin tepe noktalarına adını yazdırıyor.
Sixteen Saltines ve Weep Themselves to Sleep ile biraz daha kalorilerimizi yakıyoruz.
En sonunda Icky Thump başlıyor. Benim için tarihin en cool parçalarından olan bu şarkı, kendisine yakışır bir şekilde cool ve vahşi bir performansla sunuluyor. Arkamda Jack'in Icky Thump klibindeki hali şeklinde gelmiş binlerce gençle birlikte biz de aynı vahşilikte eşlik ediyoruz.

Jack White'ı hülyalı gözlerle izledik.

Bu sırada kah Jack önümüze geliyor (e o kadar göz kontağı boşuna kurmadık Jack?), kah attığımız öpücüklere gülümsemelerle karşılık buluyoruz.
We're Going to Be Friends ve Ball and Biscuit' e canlı tanık olmak da harika deneyimlerimiz arasına katılıyor ancak ben yavaştan konserin sona ereceğini seziyorum.
Bu arada Jack'ten kaptığım penamı hemen çantama sokuşturuyorum. İnanır mısınız benim de en sevdiğim sayı 3. (Neden inanmayacakmışsınız?) Bu yüzden bu pena bir gün çerçevelenmeyi hakediyor.
Nihayet Seven Nation Army başlıyor.Kendi boyumuzun iki katı seviyesinde zıplayarak şarkıya katılıyoruz. Evet canlı daha da farklı, çok daha farklı ve insanı avucunun içerisine alan bir şarkı bu.
Jack White ekibiyle birlikte bizi selamlıyor, biz alkışlıyoruz. 10 saat daha orada dursalar 10 saat alkışlayabileceğimi düşünüyorum. Jack White, Tanrı'nın bizi kutsaması dileğini mikrofonda dile getirdikten sonra ayrılıyor. Biz de toplanıp ayrılmak için hazırlanıyoruz.

Çıkış oldukça rahat gerçekleşiyor. (Yaşasın VW Arena!) İnsan kalabalığının arasında ilerlerken biz hala Jack White şarkıları söylüyoruz bağıra çağıra.
Ama şu soru hala aklımda. O çocuklar saçlarını o konser için mi kestirdi? Hep mi öylelerdi? Bu sorunun cevabını bir sonraki Jack White konseri deneyimimde bulabilirim sanırım. Ve cevaba ulaşmam çok da uzak bir zaman diliminde olacakmış gibi görünmüyor. Görüşmek üzere Jack White!

MÜŞRA DEMİR
 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: