MÜZİK ODASI

SİNEMA VE MÜZİKTE DEĞİŞEN DENGELER İLE ROCK 'N' ROLL FORMÜLÜ

Evren Ünal - 4 Kasım 2011

ÖYKÜ

80'lerin son yazı… aylardan Temmuz. Okullar tatile girmişti ve vaktinin çoğu yazlık evlerinin bulunduğu küçük sahil kasabasında geçiyordu. Yazlıkta vakit gündüz kumsalda takılarak, kayalıklara ve tepelere tırmanarak akşamları ise yazlığın taş duvarla örtülmüş tek açık hava diskosunda ya da ampulden yayılan loş ışığın sivrisinekleri doluşturduğu küçük atari salonunda oynanan oyunlarla geçerdi.

 Yazlıkta bulunduğu mekân ne olursa olsun arka planda çalan müzik eksik olmazdı. Gazoz kapağı biriktirmek için sürekli uğradığı, gündüzleri çay bahçesi olarak hizmet veren yazlık sinemanın sahibi Salih Ağabey bile müşteri çekmek için kasetçalarından sürekli meşhur pop şarkıları çalardı. Sinemada ise 3 haftadır gösterimde olan "Hayalet Avcıları 2" yi üç ya da dört kere izlemişti.

Geek Yazılamaları

 Sabahın en erken saatlerinden beri kumsalda geçen oyalanma sonrası öğle yorgunluğu ile yatağına kıvrılıp bitişikteki sehpanın üzerinde duran teybin radyosunu açtı ve geçen haftadan kalma gazete ekinin sayfalarını karıştırmaya başladı. Güneş, evlerindeki pencerenin isli camından şeritler halinde içeri vurduğunda havada uçuşan toz zerrecikleri seçilebiliyordu. Hava ne Haziran havası kadar serin, ne de Ağustos havası kadar bunaltıcıydı. Radyoda çalan şarkı henüz tam olarak İngilizce bilmediği için anlam veremediği konuşmalarla başladı. Konuşmalar bitince sert bir girişle şarkıya geçildi. Radyodaki sunucunun anonsuyla, Milli Vanilli'den "Girl, You Know It's True. Açık camdan içeri bahçedeki dut ağacından ve denizden karışık kokular geliyordu. Radyo hafif cızırdıyordu. Sonunda göz kapakları yorgunluğa dayanamayıp ağırlaşmaya başladı ve beraberinde tatlı bir uykuyu getirdi.

Cep telefonunun mesaj sesiyle uyandı. Gözünü açtığında yıllar geçmişti. Televizyonda anlamsız üç boyutlu karton efektlerle yapılmış bir çizgi-animasyon dizi oynuyordu. Öğle paydosunda eve uğramış ve iki dakikalığına şekerleme yapmak üzere koltuğa uzanmıştı. İki dakika içinde uyku ve uyanıklık arasında bir yerde bilinçaltı onu çocukluğuna götürmüştü. O günleri anımsadığında yazlıklarının tozlu, ılıman ve gazoz kapaklarıyla dolu ortamıyla birlikte radyoda çalan şarkının zihninde oluşan resmi istemsizce tamamladığını fark etti. Bilinçaltını tetikleyen şey neydi? Bulunduğu ortam yazlıktakinden çok farklıydı ve ayrıca şehir merkezinde yaşıyordu. Bu düşünce kafasını kurcalarken tabakta duran yarım kalmış peynirli simidi bitirdi ve bir yığın evrak işiyle uğraşmak üzere iş yerinin yolunu tuttu.

SON
                                                                                                       
(Yukarıdaki öyküde yazar ne anlatmaya çalışıyor?)

Öncelikle bu kısa öyküde geçen çocuk ben değilim. Yani kısmen benim ancak Ersin Karabulut-laşmak istemedim. Yazıya müzik ve sinemada estetiksel yönelim ve değer algıları üzerine bir geçmiş-gelecek köprüsü kurmak üzere başlamıştım. (Yazar kesin romantik argümanlar kullanacak.) Öykü kısmı aklımda yoktu. Okuyucuyla arasında bağ kurabilen bir hikâye anlatmak zordur. O yüzden şunu anlatmaya çalışıyorum diyemem ancak yazının devamını okuyunca, resmin tamamını anlamanız açısından öykü yardımcı olabilir.

YAZI
  I

Bilenler bilir… Milli Vanilli 1-2 şarkıyla zamanında meşhur olmuş filinta gibi iki esmer elemandan (Yazar burada delikanlı demeyerek yaşlandığını gizlemeye çalışıyor.) oluşan bir pop grubuyken şarkıları kendilerinin yerine başkasının söylediği ortaya çıkınca bir anda yerin dibine sokulmuş; kazandıkları Grammy ödülünden olmuşlardı. Artık tamamen meşru görünen ve hatta şarkıyı icra edenlere milyon dolarlar kazandıran dijital düzeltme teknikleri, -vokali geçtim- enstrümanlar üzerinde de kullanılıyor ve dijital efektlerle gerçeğe yakın gitar partisyonları üretilerek bize yutturuluyor. Yani sahte müzik, sahte vokaller günümüzde sektörün ayakta kalmasını sağlayan faktörlerden biri olarak sistemin bir parçası haline gelmiş durumda. O zamanlar da hak eden sanatçı hak ettiğini bulmuyordu, ancak şimdi hak etmeyen (!) kesim baskın durumda. Müziğin estetiğini de sorgulamamıza yol açan bir durum bu. Müziği sahne önünde, kameralar önünde icra eden piyonlar varken gerçek sanatçılar bilgisayarlar diyebilir miyiz? Sahte, gerçeğinin yerini alabilir mi? Hiçbir enstrümanın, yetenekli vokallerin olmadığı ancak ham sese dijitize yoldan ulaşılabilen bir gelecek düşünün. Korkutucu ve bir o kadar da mümkün. (Yazar çok fazla tekno-gerilim filmi seyretmiş.)

Geek Yazılamaları

Müzikle ilgili bir diğer kaygı da video klip estetiğinin artık hikaye anlatmaktan çok, kısmen HD kamera ve CGI (Bilgisayar Efekti) ile palazlanmış, daha açık söyleyeyim; "şoplanmış" görüntülere dayalı bir görsel şov halini almış olması. John Landis gibi kült yönetmenlerce çekilmiş Michael Jackson videoları, film fragmanına benzeyen Aerosmith klipleri ya da aylarca konuşulacak hikâyelere sahip klipler pek ortada yok. Aslında müzik sektöründeki temel sorun müzikal eğilimdeki dengelerin değişmesiyle de alakalı olabilir. Artık heavy metal'in, synthesizerların pop olduğu zamanlar bu devirden geçti. Indie rock ve r&b/hip hop soslu pop müzik revaçta. Biri minimalizmi (rock) temsil ederken diğeri aşırılığı (roll) temsil ediyor. Gerçek Rock N' Roll'de ise her ikisi de vardı. (Yazar burada süper bir tespit yaptığını zannediyor.)

Dipnot: Samantha Fox gibi hafif meşrep (meali "bitch") bir kadın vokal ile Laura Branigan gibi sofistike ablamızı karşılaştırın. İkisinin de icra ettiği müzik aynı. Şimdi ise ortalık bir düzine Samanta Fox'tan geçilmiyor. Branigan gibiler ise henüz reşit olmamış durumda (bkz. Justin Bieber) (Yazar tam bir tespit uzmanı lan!)

II

90 sonrasının kültürel ve estetiksel dönüşümünün olumlu yönleri de yok değil. Gelişen teknolojinin en çok işe yaradığı sektör ise derdi daha çok hikâye anlatmak olan film sektörü oldu hiç kuşkusuz. Sinema sektörü diyemedim, çünkü teknolojik avantajları sömürmekten gocunmayan Hollywood gerçeği var karşımızda.

Sinemada asıl olay 1993'te Jurassic Park ile başladı. İlk defa beyazperde de Spielberg'ün sinema büyüsü ile birlikte tir tir titreşmeyen dinozor efektleri yaratıldı. Avatar çıkana kadar yani yaklaşık bir 16 yıl izleyenleri hayrete düşürecek bir yenilik göremedik CGI teknolojisinde. Harika diye tabir edeceğimiz bilgisayar efekti kullanan filmler oldu (ki hala var). Ancak sırtını tamamen teknolojiye dayayarak "hikaye anlatma" düsturunu kaybeden sektör için yeni bir kapı daha aralanmış oldu: "Dizi Sektörü"

Geek Yazılamaları

Dizi sektörünün şu an geldiği noktayı 90 öncesi dönemle karşılaştırırsak, 2-3 dakikaya varan catchy jenerik müziklerinin azaldığını buna karşın hikaye anlatımının, karakter gelişiminin ön plana koyulduğunu görüyoruz. Sinemadan tv'ye transfer olan pek çok ünlü aktör ve senarist/yönetmenin de buna katkısı olmuştur mutlaka. Özellikle edebi eserlerin dizi versiyonlarını yapmak artık daha mantıklı çünkü 700 sayfalık bir kitabı en fazla 2 saate sığdırana kadar toplamda 10 saatlik bir dizi ile daha rahat anlatabilirsiniz.

70 ve 80'lerin dizileri ise hikâyeden çok şu an Türk dizilerinin vazgeçemediği şekilde karakter ilişkilerine dayalı, resimli roman tadında ucuz görünümlü (campy) dizilerdi. (Yazar Türk dizi sektörüne hafiften dokundurmaya çalışıyor.) Dijital kameralara nazaran daha sinematografik estetik taşıyan panavision kamera günümüz dizilerinde kullanıldığı zaman hikaye anlatımına büyük katkı sağlıyor. Ancak panavision kamera kullanımı giderek azalmakta. Dijital kamera sinema sektöründe de ağırlığını oldukça hissettirdiği için "video klip tadında film" tabirini sık sık duymaktayız.
Sinema sektöründeki bir başka eksiklik ise filmin dağıtımını sağlayan pop/rock şarkılarında gözlemlenen bariz düşüş. "En sevdiğin film müziği nedir?" diye sorulduğunda hiç düşünmeden Ghostbusters, Rocky, Terminator, Purple Rain, Robin Hood, Fame, Ghost gizi 10'larca film sayabildiğimiz dönemler geride kaldı. Ortada artık sadece hikaye(minimalizm) ya da efektler (abartı) var. Tanıtımlar da bunlara yönelik yapılıyor. Formülü tutturan film ise kült mertebesine ulaşarak en "rock 'n' roll" ü oluyor zaten.

III

Her şeye rağmen müzik ve film sektöründeki geçiş dönemi son bulacaktır elbet. Dünyayı sallayan büyük bir grup yeryüzüne tekrar inecek ve insanların ağzını açık bırakan sinema büyüsüne sahip filmler üretilecek, holografik görüntülerle yapay bir heavy metal konserinin verileceği günler de gelecek. Belki de dünyayı sallayacak olan büyük grup, gelecek distopyasında et ve kandan oluşmayacak.

Yani…

Yazarın öyküde anlatmak çalıştığı artık bir anı kırıntısı olarak önem teşkil etmeyecek. Sterilize ve loş bir gelecekte en fazla insanların anlamakta zorlandığı romantikler dönemi eserlerinden biri olarak kabul görecek. (Yazar burada yazıyı mutlu sonla bitirmeyerek, karamsar bir gelecek portresi çizip nihilizme göz kırpıyor. Siz en iyisi onu ciddiye almayın.)

Dipnot: Yazıyı tamamladıktan sonra şöyle bir haber keşfettim:

http://www.dailymail.co.uk/sciencetech/article-1329040/Japanese-3D-singing-hologram-Hatsune-Miku-nations-biggest-pop-star.html

Geek Yazılamaları



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: