MÜZİK ÖTESİ

Sanata dair birkaç şey

Berk Çavdar - 19 Mart 2015

Şu ana kadar en beğendiğim sanat tanımını Lunaçarski'nin cümlelerinde buldum: Büyük düşünmenin ve büyük yaşamanın güçlü ve sürükleyici ifadesi. Düşünmek ve yaşamak… Bunlar belki sanatsız da becerebileceğimiz işler. Fakat bu işleri 'büyük'leştirme ihtiyacı, yaşamın sürükleyiciliğinden alacağımız doyumsuz hazzın, ancak sanat ile ete kemiğe bürünebileceğini bildiğimizden doğar. Yine de bu kısa açıklama, sanata dair tanım üretme alanında yaşanan sıkıntıları Lunaçarski'nin aştığı anlamına gelmez. Kendisine dair bir tanımın her üretilişinde ortaya çıkan yanlış bulmama hali ile asıl tanımı ifade etmeyeceğine yönelik bir tatminsizlik halinin at başı gitmesi, sanata genel-geçer bir tanım üretmek isteyenlerin sürekli karşılaştığı ve karşılaşacağı bir durum. Yani; sanat başlığında konuşulacak her türlü şey içinde belki de en tali kalacak etmenler, bizzat 'sanatın tanımı' başlığını içerenler olacaktır. Bu yüzden, illa ki sanat için birkaç kelam etmenin kaçınılmaz olduğu durumlarda; afili, teorik emsal teşkil etmesi arzulanan, yığınla kavramın harman edildiği sanat tanımlarındansa, topu direk yaşamın bizzat kendisine atan, tanımdan dahi sayılamayacak olan Lunaçarski'nin değerlendirmesini tercih ediyorum.

Sanata dair birkaç şey

Sanat kelimesinin, başlı başına efsunlu bir hali tasvir etmesi isteniyor. Masumiyetinden sual olunmaz, ulviliği tartışılmaz, bilen bilmeyen, duyan duymayan herkes tarafından çok önemli bir iş olduğu konusunda mutabakata varılmış bir olgu olarak tarifleniyor. Böylesi tanımlamaları çok seven 'sanatçılar' da; sanatın toplumdan azade edilmesi ve yalnızca belli ellerde üretilmesi gereken bir olgu olduğunu meşrulaştırmak için, ürettiklerini, yine herkesin görüp hissetmemesi gereken, lakin varlığından da şüphe edilmemesi elzem olan 'estetik' kodlarla açıklıyorlar. Tabi sanatçıların yaptığı, 'Ben bunu ürettim, ama gelin bir de bana sorun nasıl ürettim?' der gibisinden, neredeyse 'yeteneklerine' lanet ettikleri açıklamalar; büyük bir takdirle karşılanıyor, döngüye ne üreticiler ne de tüketiciler tarafından herhangi bir çomak sokulmuyor. Oysa ki, bu döngüde bir sıkıntı olduğu aşikar. Oraya gelelim…

Sanatın bizzat kendisi için oluşturulan tanımlara, üretimine ve sunumuna kadarki her evrenin, kitleler nezdinde öyle herkesin yapamayacağı şeyler kıvamında algılanması dileği; aslında çok küçük ve değersiz bir gerçeğin makyajı: Sanat, herkes içindir. Belki de tümevarım yöntemiyle, bu önermeyi sonda söylemeliydim, ancak bu konu hususunda tümdengelim yapabileceğimiz oldukça fazla anekdot var ki, kullanmalı dedim… Mesela, Leibniz'e göre müzisyen ve müzik dinleyicisi bilmeden matematikle uğraşırlar. Yani, müziğin verdiği hazla matematikle uğraşmanın verdiği haz aynı niteliktedir ve Leibniz bunu matematiğin en rasyonel bilim oluşu ve adeta matematikle uğraşan kişinin aklının kendi kendisini seyretmesi benzetmesine dayandırmaktadır. Leibniz'in görüşlerinin kritik noktası benzetiş tarzı değil, bu benzetiş tarzına müzisyenin yanına müzik dinleyicisini de dahil etmesidir. Sanattan alınacak olan hazzı, ulvi sanatçı kişiliğinin tekelinden kurtarmak için bu iyi bir örnek.

Sanata dair birkaç şey
 O halde bir de, inanılmaz(!) yetenekli sanatçılarla ilgili birkaç şey söyleyelim. Müziğin matematikçisi Bach, şairi Mozart, filozofu da Beethoven'dır diye çokça duyulmuştur. Bu unvanların belki de en vurucusu olan filozofluğa layık görülen Beethoven, bu konumuna hiç de kolay ulaşmadı. Şöyle ki, Beethoven'ın müzik kariyerinden ne beste öğretmeni Albrechtberger ne de armoni hocası Haydn medet umuyordu. Beethoven son derece 'yeteneksiz' biriydi. Piyano çalmasına çalıyordu da, ilk bestesini ancak otuz yaşında yapabilen, ardından bir tekme de kulaklarından yiyen bahtsız birinden söz ediyoruz nihayetinde. Bu betimlemeler, hiç de anlatıla geldiği gibi yeteneğinden sual olunmaz sanatçı figürüne denk düşmüyor. Beethoven'la ilgili bir başka 'ibretlik' hikayeyi yazının diğer kısımlarına bırakarak devam edelim. Modern resmin babası olarak nitelenen, üç boyutlu biçimleri bu mecrada ilk kez uygulayan ressam Paul Cezanne'nin resimlerini hemen hemen kimse beğenmedi, hiçbir tablosu satılmadı, hiçbir ödül kazanamadı. Cezanne'ın durumu da sanki döngüdeki aşikar sıkıntıya işaret ediyor…

Öncelikle beğenimizi kazanması istenilen, fakat daha da önemlisi, beğenmesek dahi kesinlikle saygıda kusur etmememiz gerektiği salık verilen sanat eserlerinin, nasıl bu mertebeye ulaştığına dair duyulan en ufak kuşku kırıntısı bile gözlerimizin menziline direk 'sanat sponsorlarını' sokmaktadır. Sponsorluk veya himayecilik de denilebilecek olan sanatçılara 'kol kanat germe' faaliyetleri, tarihsel anlamda da değişen toplumsal üretim ilişkilerine denk bir şekilde değişim göstermiştir. Günümüzde bienal yapmayı kimselere bırakmayan holdingler ya da yayınevleri mevcut olup caz festivalleri yapan bankalar gibi sermaye hükümdarları bu himayeciliğin güncellenmiş versiyonlarına örnek olarak gösterilebilir. Fazlaca uzun zaman beğenenleri hiç tükenmemiş Da Vinci, Michelangelo, Botticelli gibi sanatçılara duyulan hayranlığın sebepleri arasında şüphesiz ki yetenekleri olsa da, aslan payı onları himaye eden Medici Ailesi'nindir. Bu himaye meselesi öylesi görmezden gelinecek bir olgu da değildir. Nitekim Mediciler'in himaye sınırları sanat alanını dahi aşmış, bilim alanına sızmış, bu mecranın o dönem sembol ismi olan Galileo Galilei de aynı ailenin himayesinde çalışmalarını yürütmüştür. O dönemin Fransız, Hollandalı sanatçılarının bile hayatlarının bir bölümünde yollarının bir şekilde Mediciler'in şehri olan Floransa'ya düşmüş olması ne kadar tesadüf olabilir?

Yarım bıraktığımız Beethoven hikayelerine buradan devam edebiliriz. 'Senden hiçbir şey olmaz evladım' denilen Beethoven, senfonilerinde sazlara 'notalı dedikodu' yaptıran bir besteci olmuştu. Hem de öyle bir besteci ki, müzikal icraatları yanında bestecinin bir köle gibi saray adamlarına ve soylu kişilere bağlı kalmasına karşı çıkarak müzisyenlik mesleğine saygı duyulmasını sağlamıştır. Bir defasında Avusturya Prensi Lichnowski hizmetkarlarından birine 'Şayet Beethoven da seni benim çağırdığım sırada çağırırsa, önce onun yanına gidip emirlerini yerine getirmelisin.' diyerek Beethoven'ın sosyete içerisinde prensi zor duruma düşürme ihtimaline karşı kendince önlem almıştır. Meseleyi tam olarak buradan himayeciliğe bağlamanın önemli olduğunu düşünüyorum. Zira aynı Beethoven yine aynı Prens Lichnowski'nin patronajından kendisini kurtaramamış, kimi eserlerini bu şahsı yüceltmek için prense ithaf etmiştir. Yeteneksizliğe atıfla yapılan yergi dışında bir de yeteneği bu işe karıştırmadan, direk sanatçının yaşamı üzerinden yerden yere vurma hallerine de değinmeliyiz. Çünkü bu tarz örnekler, ulvi sanatçı kişiliği çerçevesinin dışına taşanların, sanatın o büyülü ve elit hareket alanına alınmaması gerekliliğine dair olan görüşü çürüten nitelikteler.

Kısaca belirtmek dahi yeterli olacaktır. Örneğin; Andre Gide, öyle çok da 'tarihi' olmayan bir tarihte(1952) kilise tarafından sakıncalı ilan edilmiştir ve Amerika'da bir dönem anti-alkol propagandası Edgar Allan Poe üzerinden yürütülmüştür. Bütün bu örneklemlerin ardından bazı yargılara varabiliriz diye düşünüyorum:

* Sanat; bizzat kapladığı ve kaplama ihtimali bulunan tüm kavramsal öğelerden tutalım, sanat üreticilerinin bireysel özgürlüklerinden, sanattan alınacak hazzı sanatçı ile paylaşan tüketicinin tüketim anına kadar, sermaye kuşatması altındadır.

* Ortaya çıkmış bulunan bu suni sanat anlayışına mukabil sanatçı tipolojisi de, toplumdan ve yaşamdan beslenmeyi adeta hakaret kabul eden bir konuma evrilmiş, sanat okuru kitle ise bu sanatçılara bakarken Kurtarıcı İsa Heykeli'nin tepesine bakar gibi boyun problemleriyle karşı karşıya kalmaktadır.

* İşin en garip ve üzücü yanı ise; sermaye egemenliğinin toplumsal üretim ilişkilerindeki belirleyici rolünü bilen ve buna karşı çıkan kesimlerin dahi mesele sanat olunca, ya işe pek fazla bulaşmamayı tercih edip konuyu 'sanat sepet' sığlığında ele almaları ya da 'sanat sepet' yaklaşımına dahi rahmet okutacak şekilde sanat çalışmalarının ancak kendi hegemonyalarında 'doğru' konumuna ulaşacağına inanmaları.

Sanata dair birkaç şey

Son değerlendirmeye ilişkin söylenecek tonla şey olmakla beraber, yazıyı içeriğinden saptırmamak adına söyleyeceklerimin zaten sanata hakkını verme içeriği haricinde fazlaca bir şey ifade etmeyeceğini belirtmeliyim. Sermaye hegemonyasının sanatı kontrol alanı dışında bırakmak bir yana, özellikle denetim mekanizmasına almasını gayet iyi bilen ve tam da bu durumla problemi olanların, çözüm yolunu bir başka hegemonik güçte arıyor oluşunun pek de tatmin edici bir gerekçesi olacağını aklım kesmiyor…

Yazının ayaklarının yere basmasını sağlamak açısından, yazı boyunca hakim olan sanata hakkının verilmiyor olduğu görüşü ışığında, naçizane çözümlerimizle devam etmek istiyorum. İlk aşamada yapılması gereken iş, ortalama sanat üreticisi ve okuru üzerindeki 'resmi' algının kırılması olmalı. Bu yüzden, özellikle sanat yapma niyetinde olan insanların hiçbir maddi veya psikolojik kaygı duymadan üretim yapabilecekleri ve eserlerini paylaşabilecekleri alternatif zeminler oluşturulması gerekiyor. Kullanım değerine ket vurulan her şey gibi sanat eserleri de kullanım değeri yerine değişim değeri ürettikleri sürece metalaşmaktan kendilerini kurtaramazlar. Bu durum tabi ki zavallı sanat ürünlerinin kendi kendilerine becerebilecekleri bir şey değil. Bu iş; bilakis, sanatın metalaşma sürecinin dışında kalabilme potansiyeli en yüksek olgulardan biri olduğunun farkında olan mercilerce, itina ile yapılmaktadır. Alternatif mekanlar oluşturma olarak cisimleşen temel ihtiyacımızı gidermenin en kestirme yolu sokaktır. Çünkü sokak öğretir. Evdeki hesap evde kaldığı sürece hesap şaşmaz. Ne zaman ki çarşıya inilir, o vakit şaşmaya başlar.

Bu, başlı başına bir 'öğretme' halidir. Sanatın evde yapılanı değil, çarşıya inmiş hali hesapları boşa çıkartır. Sokaktaki öğrenme halinin bilimum insan evladına verdiği haz, kişinin yaşamında sacayakları oluşturur, siz bir de sanatçıyı düşünün… Sanatın; hem piyasanın olmazsa olmazı, hem de muktedirlerin istemedikleri gerçek yüzünü ortaya çıkarması halinde kolayca 'İçimizdeki İrlandalı' yaftası vurabileceği bir konumda oluşunun getirdiği 'yumuşak karın' olma durumu, bizim sokak elimizi güçlendiren en önemli etken. Sanat mecrasına girme niyeti olanların gözlerini sırça köşklerden göz hizasına ve çok yüksekte olduklarını düşünüp sürekli göz hizasında bakanların menzilini de aşağıya doğru çektiğimizde, ortada buluşacağımız tüm zeminlerin ortak adı 'sokak'.

Üzeri kapalı alanlarda yapılması daha uygun görülen 'sanat' anlayışı ve yegane arzusu yeniden ve yeniden şampiyon olabilmek olan kompleksli spor kulübü yöneticileri gibi icrasını yalnızca alkışlara indirgemiş, belki üretirken haz aldığı ancak alkışlanmayacağını düşündüğü için kesinlikle paylaşmayacağı eserlere 'hata' olarak bakan bir 'sanatçı' anlayışı; ancak sokakta mahkum edilebilir. Şöyle ki, sokakta yapılan sanatta okur kitlesinin reflekslerinden başka bir şey elde edemezsiniz. Zaten, bütün mesele de bu değil mi?



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: