MÜZİK ÖTESİ

Taksim Komünü - Yeni Türkiye Aydınlanmacılığının Sosyolojik Okuması

Evren Ünal - 6 Haziran 2013

 

Taksim Komünü - Yeni Türkiye Aydınlanmacılığının Sosyolojik Okuması

TAKSİM KOMÜNÜ

YENİ TÜRKİYE AYDINLANMACILIĞININ SOSYOLOJİK OKUMASI


Gezi Parkı'na sahip çıkılması ile başlayan ve giderek büyük bir kitlesel eyleme dönüşen, bir kesimin demokratik bir tepki, bir kesimin ise "vatan hainliği" olarak nitelendirdiği direniş hareketinin boyutu artık ülke sınırlarını aşmış durumda. Eylemlerin sosyolojik boyutunu yeterli seviyede içselleştirememiş, ya da Başbakan'ın "lider kültü" etrafında toplaşmış çevreler bu hareketi anlamlandırmakta güçlük çekiyor. Teolojik algılamayla olayı dini istismara çekmeye çalışanlar da var.

Peki, nedir bu işin sosyolojik boyutu?

Gezi Parkı eylemleri bilindiği üzere bu topraklarda gerçekleşen ilk kitlesel aydınlanmacı hareket değil.

Aydınlanma çağının önemli rasyonalist düşünürlerinden Kant, aydınlanmayı bir sembol haline gelen "Sapere Aude!" yani, "Kendi aklını kendin kullanmak cesaretini göster!" sözüyle açıklar.

Aydınlanmacı hareketin tarihi, kiliseyi merkez alan idari yapının tahakkümünün birer birer kırıldığı 18. yüzyıl Avrupasına uzanır. Bu hareketin, 17. ve 18. yüzyıl felsefi ve düşünsel akımlarının, mutlak kraliyet yönetimlerine ve onların aygıtlarına bir tepki olarak yayılarak ortaya çıkardığı en büyük olay hiç kuşkusuz Fransız Devrimi'dir. Fransız Devrimi''nin modernleşmeci yapısından en çok etkilenenlerden biri de tüm tedrisatını Fransa'da görmüş bazı Osmanlı aydınlarıydı. Mevcut iktidar çevrelerinin her seferinde 'ecdad' olduklarını belirtme gereği duyduğu Osmanlı İmparatorluğu topraklarında "Eşitlik, Özgürlük ve Kardeşlik" ideolojisinin filiz vermesi ve o dönemdeki aydın birikimini etkilememesi olanaksızdı.

Osmanlı'nın gerileme dönemi, Fransız Devrimi'nin de etkisiyle askeri ve idari alanda modernleşme sürecine girilmesi, sanatsal ve kültürel faaliyetlerin yavaştan Saray çevresindeki aydın birikiminin öncülüğünde desteklenmesi dönemine girer.  Yani bir bakıma İmparatorluk için olan 'gerileme', çağdaşlaşma açısından bir 'ilerleme' hareketidir. Bir halk düşünün ki Voltaire, Descartes gibi aydınlanmacı yazarların eserlerini ancak 100-150 yıl sonra okuyabilsin. Hatta okuma-yazma oranının oldukça düşük olduğu hesaba katılırsa bu birikimden saray çevresi dışında çok az insanın faydalandığını söylemek yanlış olmaz.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulma süreci de Osmanlı aydınlanmacılığından kesinlikle ayrı olarak düşünülemez. Mustafa Kemal, gerçekleştirmeyi planladığı Cumhuriyet devrimini kafasında bir anda tasarlamamıştır. Hatta cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlı'dan miras alınan liberal ekonomik sistem tam olarak korunmuştur. Gerçekleştirilen reformlar idari yapı dışında bilim, kültür ve kalkınmacılık alanındaki sosyal reformlardı. Cumhuriyet devrimleri ve Anadolu aydınlanmacılığı, Padişahı tahtından eden Jön Türkler'e, Kanuni Esasi'nin yazılmasında ve Tanzimat reformlarının gerçekleştirilmesinde büyük katkısı olan, buna rağmen devlet tarafından ülke dışına sürülerek öldürülen, Mithat Paşa'ya (ki kendisi ayrı biz yazı konusudur) kadar uzanan bir hareketin uzantısıdır. Yani, batıcı, sosyalist ve reformist olan aydınlanmacı 'çapulcular' Osmanlı döneminde de vardı.

19. yüzyılın sonlarında Marx ve Engels'in bir kapitalizm eleştirisi olarak geliştirdiği sosyalist düşüncenin yayılarak Ekim Devrimi'yle kurulan Sovyet politiğinin temelini oluşturmasına karşılık 2. Dünya Savaşı sonrası ABD'nin başını çektiği küresel aktörlerin yoğun dezenformasyon çabalarıyla Türkiye'nin de dahil olduğu bir 'anti-komünizm' dalgası yaratıldı.  Burada, Sovyet lideri Stalin'in Nazi tehdidinin ortadan kaldırmasında payı olan "sert ve otoriter" tutumunun da koz olarak kullanıldığı söylenebilir.

Gezi Parkı hareketine 'Yeni Türkiye Aydınlanmacılığı' adını verirsek, Türkiye'nin 1950'ler sonrasında doğuda SSCB ve batıda ABD ekseninde ayrımlaşan iki kutuplu dünya yapısında tercihini ABD yanlısı cephede konumlandırması ve bağımsızlık ideolojisinden büyük tavizler vermesiyle başlayan askeri vesayetler dönemi sürecin oluşumunu hızlandıran bir çıkış noktası olarak ele alınabilir. Bu noktada Türk Ordusu, ABD ile yekpare bir ideolojik tutum içerisine girerek kendini seçkinci ve antikomünist bir yapı etrafında biçimlendirmişti. 1965 seçimlerinde 15 milletvekili ile meclise giren sol fraksiyonun bugün "marjinal" olarak nitelendirilmesi de ABD'nin "cadı avını" Türkiye'nin örnek almasının bir sonucudur.

Türkiye'de yayılan anti-komünist yapının, solun etkisizleştirilmesine yönelik belki de en büyük etkisi 'Siyasal İslam'ın eline koz vermesiydi. Devrimcileri darağacına; Nazımları sürgüne gönderen; paramiliter kuvvetlerce 1977 yılının 1 Mayıs'ında Taksim'i kana bulanmasına, irticai çevrelerde yetişen gerici grupların Madımak'ta ilerici aydınları katletmesine ve daha bir çok karanlık eylemin gerçekleşmesine engel olamayan Askeri vesayetin, sivilleşme politikası adı altında son 10 yılda Ergenekon ve Balyoz operasyonları ile suçlu-suçsuz ayırdedilmeden tasfiye edilmesi ve bunun yanında medyanın, sivil örgütlerin bir korku imparatorluğu yaratılarak kontrol altına alınması, 50'lerden itibaren beslenen İslamcı vesayetin yerini sağlamlaştırmıştır.

Özet olarak  sosyalistler, özellikle 12 Eylül Rejiminin taçlandırdığı bu gerici yönelimlerin sonucunda oluşturulan Türk-İslam sentezi ile darbe üstüne darbe almıştır. 12 Eylül askeri darbesinin gizli amacı tabii ki Friedmancı neo-liberal vahşi kapitalizm dalgasının Reaganizm ve Thatcherizm'den sonraki Türkiye ayağını oluşturmaktı. Bu dalganın en büyük yaratımı da cıvıl cıvıl 80'ler dejenerasyonu içinde büyüyen Özal gençliğiydi. 

Taksim Komünü - Yeni Türkiye Aydınlanmacılığının Sosyolojik Okuması

Burada bir parantez açmak gerekirse, Soğuk Savaş'ın yaşandığı seksenlerde  kapitalizmin rengarenk ve göz kamaştırıcı dünyasının  grinin hakim olduğu Doğu Blokuna karşı bir propaganda aracı olarak bilinçli olarak yaratıldığı sosyolojik okumalara açıktır. Berlin Duvarı'nın yıkılışı da 90'ların puslu ve karamsar Grunge akımıyla pekâlâ ilişkilendirilebilir. Neo-liberalizmin, Sovyet bürokrasisine karşı kazandığı bu zaferin yaratımlarından olan apolitik kayıp kuşağın, yavaştan tekrar siyasallaşmasının önünü açanın, bilgi ve fikir paylaşımının geniş boyutlara ulaştığı özgür ve sosyal medya olduğunu söylemek mümkün. Ancak henüz dezenformasyonun etkisinden kurtulamamış büyük bir kitle de var.

Gezi Parkı eylemleri belki bir devrim değildir ancak devrimsel bir eylemdir. Halkın, medyanın iki-yüzlülüğünün, TV kanallarının bir hipnoz mekanizması olduğunun, hatta doğudaki Kürt hareketinin devlet ve merkez medya tarafından nasıl çarpıtıldığının farkına varması, askeri ve İslamcı vesayet altında yıllardır süregelen anti-demokratik uygulamaların, Başbakan ve çevresinin üslubunun rahatsız edici boyutlara varmasına karşılık başkaldırması, hareketin 'devrimci' yönünü destekler. Yani işin tarihsel boyutuna bakarsak İngiltere devrimlerine, Fransız Devrimine, Cumhuriyet Devrimi'ne ve hatta tarihteki ilk sosyalist yönetim olan ve ancak iki ay "direnebilen" Paris Komünü'ne yol açan süreçlere benzer bir 'uyanıştır', 'kırılma noktasıdır'.

Taksim bugün polis şiddetinden arındırılmış, özerk bir yönetim görünümünde, bir nevi Taksim Komünü. Gezi Parkı'nda "marjinal sosyalist" bir ortam var. Ücretsiz açıkhava kütüphanesi, dayanışma masaları, ücretsiz erzak, açık büfe yiyecek, hijyen ürünleri, ilk yardım çadırları...

Etraftaki duvar yazıları, pankartlar, revize edilmiş araç ve tabelalarla Taksim Meydanı, sanki eklektik ve postmodern sanat çalışmalarının sergilendiği bir açık hava bineali. Polis ve karşı-devrimci gruplar olmadığı sürece tek bir taşkınlık, şiddet yok, mizah var. Yıllardır korkulan sosyalist bir yönetim böyle bir şey işte, çünkü yönetimin bir lideri yok, daha doğrusu yönetim diye bir şey yok, organizasyon ve dayanışma var. Bölücülük yok, ayrımcılık yok. Kürtler de orda, (Antikapitalist) Müslümanlar da, çevreciler de, taraftar grupları da, LGBT'ler de, radikal sosyalist örgütler de, sanatçılar da, tepkisi sadece hükümete olan öfkeli kalabalık ve yabancı ülkelerden gelen pek çok destekçi de orada. İnsanlar Kandil gecesi birbirine simit dağıtıyor. (Tam o sırada gerici ve hükumet yanlısı gruplar Rize'de Gezi eylemcilerine vahşice saldırırken) Orada olamayan ve 4 kıtada birden destek mesajlarını esirgemeyen insanları da hesaba katarsak göz yaşartıcı ölçüde büyük bir dayanışma var.

Taksim Komünü - Yeni Türkiye Aydınlanmacılığının Sosyolojik Okuması


Esasen Taksim çevresinde başlayan ve giderek belli başlı şehirlere yayılan Polis şiddeti büyük ölçüde orantısız. Bu artık saklanabilecek bir durum değil. Polisin, egemen devletin, dolayısıyla kapitalistlerin maşası olduğu zaten bilinen bir gerçek. Ancak polisin sınırlarının ne olduğu da bilinmiyor. Uyarı yapmaksızın, pozitif ayrımcılık dahi gözetmeksizin herhangi bir tehdit oluşturmayan kalabalığa biber gazı ve TOMA'larla saldıran, cop yerine sopa benzeri silah kullanmak gibi pek çok şaibeli manevrası olan Emniyet örnek bir teşkilat olarak nitelendirilmeye çalışılıyor. Özellikle Amerika'da sermaye karşıtı Occupy Wall St. hareketi ile de polisin benzer bir müdahelesi olmuştu, ancak polisten zarar gören gençler yüklü miktarda tazminat almaya hak kazandı.  Türkiye'de sürecin nasıl işleyeceği ise henüz belli değil.

Eylemdeki vandalizm ve özellikle üzerinde durulan 'kamu mallarına zarar' verilmesi hadisesini de tek taraflı irdelememek gerekiyor. Özellikle, çevre konusunda antroposentrik (insanmerkezci) bir anlayışla "kamuya" ve diğer canlılara ait olan yeşil alanların talan edilmesi, özelleştirme politikaları ile tarihi yapıların, iskelelerin, SİT alanlarının, ormanların yerli ve yabancı kuruluşlara peşkeş çekilerek AVM-Cami-Rezidans çılgınlığına kurban edilmesi de kamu nezdinde devletin kamuya verdiği bir zarardır. Dolayısıyla finans-kapitalin sömürü öznesi olarak "kamusal alanı" kullanması yanında baskı ve yasaklarla içindeki öfke iyice depreştirilen gençliğin bu büyüklükteki kitlesel bir eylemde duygu patlaması yaşaması doğal karşılanmalıdır. 

Gezi Parkı eylemleriyle başlayan sürecin sadece Türkiye'de değil; bütün dünyada büyük ses getirerek 2013'e damgasını vurduğunu söyleyebiliriz. Konu ile ilgili özellikle birçok yabancı basın kuruluşunun, yerli basına göre daha çok haber yaptığı su götürmez. Olayların dünya çapında iletişim ve sosyal bilimler fakültelerinin müfredatına girmesi de an meselesidir.  Evlerinde zorla tutulan kitlenin tasması tutuladursun, diyalektiğin gösterdiği kaçınılmaz değişimi gerçekleştirecek olan artık baskıcı ve anti-demokratik yönetimlere karşı üzerindeki ölü toprağını silkeleyerek direnişe geçen halktır. 

Sonuç olarak halen durumu 3-5 ağaç muhabbetinden ibaret sanan, iç ve dış mihraklar tarafından halkın provokasyona getirildiğini, sokaktakinin bir türlü bitmeyen "CHP zihniyeti" olduğunu iddia edenlerin tarihten, sosyolojiden ve diyalektikten  ders almalarını umuyoruz. Gezi Parkı, yeni Türkiye aydınlanmacılığının önünü açmıştır. Bu tarihten sonra ne yapılması gerektiği ayrı bir yazının konusu. Ancak halkın hak ve taleplerini demokratik yoldan dile getirebilmesi için örgütlü bir muhalefetinin oluşturulabilmesi adına açık fikirli bir tartışma platformu üretilmelidir. Anadolu ve Dünya tarihine bakarsak, bütün Aydınlanmacı hareketlerin, özgürlükçü bir yapılanmanın temellerini örgütlü bir kararlılıkla oluşturduğu unutulmamalıdır.

Evren Ünal / Deli Kasap Rock'n'Roll Kültürü Mecmuası

http://twitter.com/evrenunal

#direngeziparkı #direntürkiye #occupyturkey

Taksim Komünü - Yeni Türkiye Aydınlanmacılığının Sosyolojik Okuması



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: