SÖYLEŞİ

Bilkent'te SERSERİ (!); Berklee'de KIYMETLİ; Karşınızda: Eren Başbuğ!

LadyObscure - 27 Ocak 2014

Merhabalar!

Hemen söylemem lazım, bu röportaj benim için iki sebepten çok önemli. Öncelikle, bu, en sevdiğim grup ile henüz röportaj yapmadığımdan onlara en yakın olduğum an. İkincisi, kendi ülkemizden çıkma bir dehayla, muhteşem bir kültür elçisiyle birlikteyim ve tabii ki başarıları koltuklarımı kabartıyor!

Evet, Dream Theater'ın kendi adlarını taşıyan on ikinci albümlerinde albümün açılış ve kapanış parçaları, 'False Awakening Suite' ve 'Illumination Theory'nin orkestrasyonunu yapan genç müzisyenimiz Eren Başbuğ ile birlikteyim! Düşünürseniz, bu geçtik 21 yaşında gencecik bir müzisyeni, herhangi bir sanatçı için çok büyük bir başarı! Sevgili Eren'e tekrar vakit ayırdığı için teşekkür ederim.

Lady Obscure

 

Eren Başbuğ İle Röportaj!


Lady Obscure: Merhaba Eren, nasılsın?

Eren Başbuğ: Merhaba Nem! İyiyim, sen? 

Lady: İyiyim, teşekkürler. Biliyorum, derslerinin arasında bana vakit ayırdın - çok teşekkürler bunun için. 

Eren: Ne demek, röportaj için ben teşekkür ederim. 

Lady: Benim için bir zevk. Şu an Berklee'deyiz yani öyle mi? 

Eren: Evet, Berklee üniversitesinin medya merkezindeyiz. Burada öğrenciler gelip bilgisayarları kullanıyor…

Lady: Ve röportaj veriyorlar?

Eren: (Gülüyor) Yani, pek sık olan bir şey değil tabii…

Lady: Ha ha. O zaman, sorularıma geçeyim. Müzikle dolu bir hayatın olduğunu biliyorum. Hatta ne zaman başladığını bile hatırlamayacak kadar küçük yaşlarda başlamışsın piano çalmaya. Fakat bilmek istediğim şu; müziğin hayatın haline geleceğine ne zaman karar verdin? Belli bir olay veya seni çok etkileyen bir şarkı, bir grup var mı bizimle paylaşabileceğin? Yoksa bir dizi olaylar zinciri mi seni buraya getirdi?

Eren: Pekâlâ, o zaman hatırlamadığım kısımla başlayayım. Annem ve babam bana müzikle uğraşmaya daha 4 ya da 5 yaşındayken başladığımı söylemişlerdi mesela - ve aslında hatırlamıyorum dediğimde kastettiğim, hani kendini bildiğin bir zaman vardır, işte o zamandan beri bu küçük şahıs olduğumu ve müzik yaptığımı hatırlıyorum. Tek bildiğim buydu. Sonrasında olanlarsa, cidden küçükken, bilgisayarlara çok meraklıydım. Bilgisayarım Mac olduğu için diğer arkadaşlarımın Windows makinelerinde oynayabildiği oyunları oynayamıyordum. Ben de - hani kendini bildi bileli müzik yapan bir kişi olarak - Photoshop'tan Excel'e elime ne geçirirsem onunla notalar yazıyordum. Notalara meraklıydım ve aslında ekrana rastgele notalar koyuyordum. Sonra da bu notaları çaldırıyordum. Benim oyunum da buydu!

Sonra, babam gördü bunu. 'Sözde' bestelerimi dinlemeye başladı. Fark etmiş ki, ilk başta rastgele dizilmiş notalar zaman içerisinde melodilere dönüşmeye başlamış. Bunu görür görmez gidip bana bir piyano aldı ki ben de parmaklarımı tuşlara vurup notaları anında duyabileyim. Bu noktada benim bir müzisyen olacağımdan kesinlikle olarak emin olmuşlar. Sonrasında iki tane kolej sınavına girdim. Bunlardan biri Bilkent Üniversitesinin Kolejiydi - ikisini de kazandım. Altı yaşındaydım ve çok net hatırlıyorum, bana sormuşlardı. Müzik mi yapmak istiyorum yoksa mühendis veya astronot olmak mı istiyorum diye - ki çocukken hayalim astronot olmaktı… Ben de düşündüm müziği hobi olarak mı yürütsem diye, seçeneklerimi değerlendirdim, ve sonuçta Bilkent'e gidip müzisyen olmaya karar verdim. 

Eren Başbuğ İle Röportaj!

Lady: Seçim tamamen senindi yani?

Eren: Kesinlikle! Ailem çok küçük yaşlarda bile kendimle ilgili kararları almama hep müsaade etti, bana seçeneklerimi anlattılar, bundan dolayı onlara teşekkür borçluyum. 

Lady: Şu yakın zamanda başardığın aşmış işlere geleceğim ama önce okuyucular seni biraz daha tanısın istiyorum. O nedenle en başından başlayalım. Altı yaşındaydın ve Bilkent'i seçtin. Nasıl gitti erken müzik eğitimin? Ve asıl merak ettiğim, klasikten progresif metale kadar bir sürü farklı tarzı bağdaştırmayı nasıl başardın? Kim bilir hangi grupların etkileri vardır bu gelişmede!

Eren: Olay şöyle; okulum müzik okuluydu. Daha çok küçükken piyano, teori, kompozisyon eğitimi alıyorduk. Sayımız çok azdı. Bütün ikinci sınıfları toplasan beş veya altı kişiydi. Şahaneydi yani. Hepimiz klasik müzik eğitimi alıyorduk. Hani klasik müzik piyanistleri vardır, klasik müzik repertuarı vardır, dünyayı dolaşıp konserler verir, aynen öyle. Ama liseye doğru başka türler dinlemeye başladım. Yani klasik müzik parçalarını çalışmam, konser vermem gerektiğinde dinliyordum ama içimden hiç klasik müzik açıp dinleyeyim diye geçmiyordu. Ama tabii tekniğimi geliştirmek için sürekli çalışıyordum çünkü çaldıklarım zor eserlerdi. Kulaklıklarımdaki müzik ise bambaşkaydı. Radyoda o sırada ne varsa onu dinliyordum aslında. Sonra herkes gibi herhalde, bir metal döneminden geçtim. Ama bu bir gençlik sevdasından öte bir şeydi; bana hitap eden bir şeyler vardı orada. Mozart çalıyordum ama mesela Linkin Park dinliyordum. Kişilik değiştiriyordum. Mozart, Bach çalmak için sofistike piyaniste dönüşüyor kulaklıklarımı takınca da genç metalci oluyordum. 

Lady: Eren, araya giriyorum ama sözlerinden metal dinlememen için baskı varmış izlenimine kapıldım. Var mıydı böyle bir şey? Hocaların veya çevrendekiler yalnızca klasik eserler dinlemeni istiyor muydu?

Eren: Kesinlikle! İnsanlar dinlediğimin gürültü olduğunu söylüyorlardı, bense bu müziği çok seviyordum. Yani kategorize etmek istemiyorum kimseyi ama bana öyle geliyor ki bizim ülkede, özellikle de o okulda klasik müziğin gerçek müzik olduğu gerisinin ise öylesine müzik olduğu gibi bir intiba veriliyordu. Bu hoşuma gitmedi tabii. Tamam, müziklerini elektro gitarlarla veya davul setleriyle yapıyor olabilirler ama notaları önüne koyduğunda zekice bir müzik olduğunu görebiliyorsun. Duygu konusunda da eksikleri yok. 

Tüm mesele de böyle başladı zaten. Senin en sevdiğin grubu dinlemeye başladım (Dream Theater'ı kastediyor) ve sanıyorum hocalarımdan biri Kevin Moore'u sevmediğini söyledi; hani çünkü bu adam başka türde bir müzik yapıyor, Dream Theater'da, duygusal ve popüler akorlar basıyor falan… Dream Theater'ı sevmiyorlardı çünkü Kevin Moore onlarla çalmıştı… Neyse… 

Aslında ilk defa dinlediğimde ben de sevmemiştim Dream Theater'ı. Change of Seasons dinlemiştim, hani böyle dın-dın-dın diye gider bir sürü sonra DRUN-DRUN-DRUN yapar… İlk dinlediğimde "bu ne yahu? Hiç 'akla yatkın' değil…" deyip üstünü çizdim albümün. 

Eren Başbuğ İle Röportaj!

Lady: 'Akla yatkın'? Bak bu ilginç. Ben sanatın "akla yatması" gerekmediğini düşünenlerdenim… Yani bir Picasso tablosunu ya da David Lynch filmini çok beğenmek için anlamak, aklına yatması gerekmez sanki?

Eren: Ben aslında bunu daha çok benim müziği algılamam açısından söylüyorum. Sen buna 'beğeni' de diyebilirsin. Kavramları farklı kullanmak bir nevi.

Lady: Aa anladım. Peki Dream Theater hakkında sonradan fikrini ne değiştirdi?

Eren: 6, 7 ay kadar sonra İnternette Dream Theater ile ilgili bir şeyler okuyordum. Endless Sacrifice'a rastladım. Daha kolay anlaşılır, daha kolay dinlenen bir parça sonuçta. Hoşuma gitti ve Train of Thoughts albümünün tamamını dinlemeye başladım. Ondan sonra ısındım adamlara. Haliyle, şu anda burda olmamın hikayesi de buradan başladı… 

Eren Başbuğ İle Röportaj!

Lady: O halde vurucu sorulara geçelim şimdi! Cevaplarını cidden merak ettiğim sorulara. Jordan Rudess ile nasıl iletişime geçtiğine dair bölük pörçük bilgim var elbette ama hikayeyi senden dinleyelim. Önce 'Six Degrees of Inner Turbulence' ve 'Octavarium'u senfoni orkestrasına uyarladın ve o esnada halen Bilkent'te klasik müzik eğitimi alıyordun. Progresif metal parçaları üzerinde çalıştığını duyunca hocalarının tepkisi ne oldu? 

Eren: Gizli tutmaya çalıştım aslında. 

Şimdi olay şu ki, Train of Thoughts' dan sonra Dream Theater'ı çok sevmeye başlamıştım ve benim dinlediğim müziği içime sindirmek için yaptığım bir şey vardır: Dinlediğim şeyi çalmak. Ne dinliyorsam dinleyeyim, takarım kulaklığımı, piyanoda çalarım. Dinlediğim şeyi daha rahat içselleştirmemi sağlar bu.
Hocalarımla konuştuğumda sürekli "bu müzik değil" gibi şeyler söylüyorlardı. Bu tutum rahatsız ediciydi tabii ki benim için. Verilen eğitim de hep tek yönlüydü. Ben hep müziğin bir bütün olarak verilmesi gerektiğine inanmışımdır. Sonra isteyen klasik müzik yapsın, sıkıntı yok. Ama birisi bana "tek müzik bu, bunu öğrenmen ve bunu çalman lazım" dediğinde sormak istiyorum: Neden?!! " Çünkü! "

Her neyse, Dream Theater çalma isteğimi de gerçekleştirmek istiyordum ama bu defa sadece kendi kendime değil bir orkestrayla çalacaktım. Orkestrayı arkadaşlarımdan oluşturacaktım ve hocaların bize verdiklerinden, okul için çaldıklarımızdan farklı bir şeyler yapmış olacaktık. Bir de belki bu müziği o sert gitarlar olmadan duyarlarsa akıllarına yatması daha kolay olabilir diye de düşünüyordum. 

Sonra arkadaşlarımla kendi bestelerimizi çalmak için bir öğrenci festivaline, İstanbul'a giderken 'Six Degrees of Inner Turbulence' dinliyordum ve tam senfoni malzemesi diye düşündüm. Yeterince uzundu ve varyasyonları vardı. Mesela Enless Sacrifice'dan konser çıkaramazsın, uzun, epik bir parça lazım böyle bir şey için.
Daha kolay olacağını bilmeme rağmen Six Degrees yerine Octavarium'u seçmedim. Sanırım zorlu bir iş başarmak istiyordum ve böylece hem insanlara hem de içinde olduğum sisteme meydan okuyacaktım. Burada vermeye çalıştığım mesaj bunun gerçekten müzik olduğu, gürültü olmadığı, bunu yapanların müzisyen oldukları, duygularını önümüze serdikleri ve yaptıklarının farklı bir türde de olsa hala müzik olduğuydu. 

İstanbul ve Ankara'daki arkadaşlarımla konuştum. Dedim "böyle çılgın bir fikrim var". Hani bir şekilde bunu kaydetsek, ne bileyim, internette yayınlarız, belki görürler - belki hiçbir şey çıkmaz ama belki bize teşekkür ederler. Veya sadece izleyip içlerinden yaptığımızı takdir ederler. Bu sayede öyle düşünenlere bu müziğin gürültü olmadığını, yanlış olmadığını, sadece farklı bir biçimde yine müzik olduğunu kanıtlayabiliriz… 

Lady: Eren, inanmak benim için çok zor, bu müziğe hakikaten 'gürültü' mü diyorlardı? 

Eren: Tabii… Çünkü hani metal dinlerken kulaklığını çıkarırsın da dışarıya böyle hşşşşş diye bir ses geliyor ya - bilemiyorum, belki de ondandır. Muhtemelen dinlemeye vakit ayırmamışlardır.

Eren Başbuğ İle Röportaj!

Lady: A bak bundan ben de şikâyetçiyim. Bir albüme, bir müzisyene, bir gruba yeterli şansı vermeden onu 'beğenmemek' nasıl bir lükstür?! Ben aynı hataya düşmemeye çok gayret ediyorum.

Eren: Aynen. Neyse, çalışmaya başladık ama kimseye söylemiyorduk. Elbette "böyle yapacaklardı" demiyorum, hatta umuyorum ki yapmayacaklardı ama "bu konseri verirsen bursunu keseriz" diyecekler diye çok korkuyorduk.
Bir süre sonra hocalar bana geldi ve çalışmamız gerekenden farklı müzikler çalıştığımızı söyledi. Ben de "belki hoşumuza gidiyordur" diye cevap verdim. "Bir kemancıya gitar notaları veremezsin, melekelerini köreltir, kemancılığına zarar verir" dediler. Bazı hocalar açık açık "benim öğrencilerim senin bu orkestranda çalışmayacak. İzin vermeyeceğim" dedi. Sonuç, orkestramı toparlamam sekiz ayımı aldı… 

Lady: Peki, tüm bunların çok büyük bir başarıyla sonuçlanmasından sonra hocalarınla konuştun mu hiç? 

Eren: Hiçbiri gelmedi konsere. 

Lady: Anlıyorum, ama bu konser her yerde, YouTube'da var, hatta şu an ismin Dream Theater'ın son albümde yazıyor. Tüm bunlardan sonra hiç konuşmadın mı hocalarınla? 

Eren: Hayır. 

Lady: Bak şimdi, gidip onlarla röportaj yapasım var. 

Eren: (gülüyor)

Lady: Berklee farklı mı peki? 

Eren: Karşılaştırılır bile değil. Temelden farklı. 

Lady: Yaratıcılığını hiç sınırlamıyorlar o zaman? 

Eren: Asla. 

Lady: Dream Theater'ın temelleri boşuna orada atılmadı!… 

Eren: Muhtemelen. Burada müzik evrensel bir şey. El mi çırpıyorsun, iPod'unda klasik müzik mi var, caz mı, metal mi, rock mı… Hepsi müzik. 

Eren Başbuğ İle Röportaj!

Lady: Şimdi düşününce Bilkent Üniversitesi de çok saygıdeğer bir kurum, isimlerini lekelemek istemem. Belki bir iki kişi bu müziğe tahammül edemediğinden yaşanmıştır bunlar.

Eren: Burada yanlış veya doğru yok - ben sadece sistemi sevemedim. Onlar, klasik müzik piyanistleri, solistler, orkestra üyeleri yetiştiriyorlar, rockstar değil. İşleri bu, hocaların da akademinin de amacı bu. 

Lady: Peki, nasıl toparladın orkestrayı? Hepsi Dream Theater hayranı mıydı? 

Eren: Belki iki ya da üç tanesi… Süreci çok net hatırlamıyorum, ilginçtir; o kadar stresli bir dönemdi ki muhtemelen beynim silmiş o anıları… 

Lady: O zaman, grubun bu çalışmalarından haberdar olacağını seziyor muydun? Veya umuyor muydun? Yani grubun ilgisini çekmek gibi bir niyet de var mıydı? 

Eren: Tabii tabii, bütün amaç buydu zaten. Böyle bir konseri verirsin, birkaç tane Türk hayran izler. Bazısı "güzel işti" der. Hocaların senden nefret eder. Sekiz aylık emek bir yere varmaz. Ümidim grubun dinlemesiydi..
Bu arada aklıma gelmişken, orkestra 35 kişiydi ve onları ilk defa konser günü bir arada görebildim. Yine de ne sihirdir ne keramet bir şekilde kotardık konseri! 

Lady: Of! Birlikte prova alamamış olmanın stresinin insana neler yapabileceğini hayal bile edemiyorum. 

Eren: Oo tahmin bile edemezsin!

Lady: Neyse ki sonuç şahane olmuş. Sonra da Jordan Rudess kendi bestesi üzerinde çalışman için seni aradı öyle mi?
Eren: Jordan olayların nasıl geliştiğini anlattı sonradan bana. 

Sosyal medyada oldukça aktif olduğundan sürekli videolar, linkler geçiyor eline, tabii ki hepsini izlemeye vakti yok. Birileri de benim işlerimi göndermiş izlesin diye. "Senin müziğini çalıyor" demişler. Tabii Jordan'ın işlerini çalan o kadar çok insan var ki, ilgilenmemiş. Sonra ısrar etmişler. "Vallahi bak izle, beğeneceksin" diye. Jordan da "tamam, izleyeyim bari" demiş ve beni orkestrayı yönetirken seyretmiş. Bakmış bir sürü genç insan, zorlu partisyonları uyum içerisinde çalıyorlar. 

You Tube'da bana teşekkür eden bir mesaj attı bunun üzerine. An be an hatırlıyorum. Sonra bana e-postayla neden bu işi yaptığımı sordu. "Nasıl topladın bu insanları? Aranjmanı nasıl yazdın? "
Ben de ona inanılmaz uzun bir e-postayla cevap verdim. Tüm hikâyeyi detaylı bir şekilde anlattım. O da bana Venezüellalı bir organizatörün bir orkestra aranjmanı için kendisi ile bağlantıya geçtiğini söyledi. Dedi ki, "Müzisyenler için ayrı partisyonları yazabileceğimden emin değilim. Six Degrees ile iyi bir iş çıkarmışsın; aranjmanı yapmak ister misin?"

Lady: Exploration for Keyboards and Orchestra'dan bahsediyorsun değil mi? 

Eren: Evet ama aslında adı olayın başında böyle değildi. İlk önce konçertosunu dinledim ve birden bire benim okul içgüdüleri kabardı. Dedim "bu konçerto falan değil ki?!" Jordan'ı düşün, 18 yaşında biri konçertosuna böyle bir yorum yapıyor. Çok komik! Ama Jordan hiç bozmadı beni, "tamam "Explorations" (araştırmalar) diyelim başına geçelim" dedi.

Sonra parçayı yazmaya başladı. Yazdıkça bana ses dosyaları gönderiyordu. Ben de bunları orkestradaki müzisyenlerin çalabileceği işlere dönüştürüyordum. Mesela yaylılar için yazdığı baya karışık bir kısım var diyelim. Herkes o kadar hızlı çalamaz. Ben de orkestra için bunu uygun hale getiriyordum. 

Tam olarak istediği şuydu; o müziği yazacak, ben aranjmanını yapacağım, sahnede de yazdığının aynısını duyacaktı. Bitirdikten sonra bana bunu Venezüella'da çalacaklarını söyledi. Ben de orkestrayı yönetmek istediğimi söyledim.
Benim ulaşımımı, kalacak yerimi falan bütçelerine dâhil edip edemeyeceklerini soracağını söyledi. Birkaç gün sonra gelebileceğimi haber verdi. Sonra anladım ki asistanına ayrılan bütçeyi bana aktarmış. Asistanını getirmemiş, onun yerine beni getirmiş yani. 

Jordan'la yüz yüze olarak da provaların birinde tanıştım ilk defa. Venezüella'da prova yaparken birden içeri girdi.
Konser çok güzeldi, hem Six Degrees hem Explorations çaldık. Sonra da, herşey bitince, o ABD'ye ben Türkiye'ye geri döndük. Türkiye'ye döndükten sonra fark ettim ki, mümkün değildi, burada devam etmem imkansızdı. 

Eren Başbuğ İle Röportaj!

Lady: Tüm bunlar senin Amerika'ya taşınmandan önceydi yani. Berklee bursunu nasıl aldın peki? 

Eren: Şimdi, şöyle oldu… Konser Kasım ayındaydı. Jordan yazın benimle tekrar iletişime geçti ve dedi ki, "gel New York'a, orkestrayla olmasa bile birlikte Explorations'ı sahneleyelim". Bu da Venezüella'da Jordan çalarken ikinci piyanoya geçip tamamen ezberden orkestra partisyonlarını çalmaya başlamamdan çıktı. 

Sonuçta "tamam" dedim ve New York'a gittim. James LaBrie de katıldı bize hatta. Sonra, Jordan'ın eşiyle konuşurken dedim ki "ben Türkiye'de mutlu değilim." O da trenle Boston'a getirdi beni. Berklee'yi gösterdi. Dedi ki "bu adamlar burada başladılar işte bu işe". Dünyanın her tarafından insanlar vardı, müzik yapıyorlardı. Çok sevdim tabii… 

Sonra, sınavlarına katıldım. Türkiye'deydi seçmeler. Berklee tüm dünyayı dolaşıp bu seçmeleri yapıyor. Ben de İstanbul'da katıldım. Öyle bir sene önceden hazırlanarak falan değil fakat. Dedim katılayım şu seçmeye, bakalım ne olacak. Biraz müzik yapar, biraz da hikayemi anlatırım diye düşündüm. 

Lady: O zaman bu işin normali bir sene boyunca hazırlanmak olarak anlıyorum? 

Eren: Evet ama tabii ben çocukluğumdan beri hazırlanıyordum. 

Seçmelere gittim, biraz klasik müzik çaldım, biraz klasik müzik emprovizasyonu yaptım. Hep Berklee'yi bir caz odaklı okul olarak düşünmüştüm o zamana kadar. Mülakatta caz dinlediğimi ama çalmaya kalksam nereden başlayacağımı bilmediğimi söyledim. Onlar da "öyle caz falan özel bir müzik türü aramıyoruz" dediler, "ne seviyorsan onu çal"… Dediğim gibi, klasik müzik çaldıktan sonra mülakatta eğitimimden, hocalardan, dinlediğim müzikten, içinde bulunduğum sistemden söz ettim. Mülakatta bir bayan hoca vardı, beni çok iyi anladığını gördüm. Orada hikâye anlatmadığımı, gerçekten kendime göre cehennemde olduğumu ve yardıma ihtiyacım olduğun u görmüştü. Öğrenci işlerine "şunu şunu başaran bunu yapan bir çocuk var, bence almalısınız okula" dedi. Hatta Jordan da bana referans mektubu yazdı. 

Eren Başbuğ İle Röportaj!

Lady: Jordan Rudess'den referans mektubu almak. Vay be! 

Eren: İşte "bu becerikli bir adam, kesin alın okula" demiş. Bir süre sonra, önce okula kabul edildiğimi öğrendim, bir ay sonra da burs aldığımı. O gün itibarıyla da Bilkent'e gitmeyi bıraktım. Doğrudan terk yani… 

Lady: Valla tüylerim diken diken oldu resmen…. Hadi artık senin Dream Theater'ın son albümünde yer alışından bahsedelim. Albümün açılış ve kapanış parçaları, False Awakening Suite ve Illumination Theory'de katkıların var. Bu nasıl oldu? Sadece ben değil, bütün Dream Theater forumu sakinleri merak ediyor bunu. Hatta bana sorular gönderdiler. Tek tek soruları ve kimlerin gönderdiğini saymam mümkün değil ama Joe (kingshmegland)) ve Barry Thompson (kirksnosehair) aklımda kalmış.

Eren: Aa gerçekten mi? Ne güzel  

Lady: Illumination Theory'deki orkestra bölümünün ne kadarı senin işin, ne kadarı grubun yönlendirmesi? O aşmış kısmın birçok Dream Theater hayranının albümdeki en sevdiği bölümlerden olduğunu biliyor musun? Ne kadar acayip bir başarı olduğunun farkında mısın bunun? 

Eren: Çok teşekkürler. Nasıl oldu bu iş? Benden 'Live at Luna Park' için bir yaylı kuarteti yazmamı istediler geçen sene. Burada arkadaşlarımla bir demo kaydettim. Bu arada, o kadar kolay ki böyle şeyler burada - sadece gidip çalalım, kaydedelim diyorsun, hemen birileri çıkıyor. Sekiz ay uğraşmıyorsun yani. 

'Beneath the Surface' için bir demo kaydettim ve gönderdim. Jordan Rudess ve John Petrucci çok beğendiklerini söylediler. Dediler ki, haydi birer tane de 'Far From Heaven', Wait for Sleep 've 'Silent Man' için de yapalım. Yani Buenos Aires'de çalınmak üzere dört tane yaylı kuartet partisyonu yazmış oldum. Çaldılar ve hoşlarına gitti. Bu da albüm için başvuru gibi bir şey oldu benim için. 

Lady: O zaman o sıralarda albümde orkestrayı yönetmen istenmemiş miydi senden? 

Eren: Hayır. Henüz mevzu bahis değildi o sırada. Sonradan yeni albümü yazmaya başladılar ve bir gün cep telefonuma elle çizilmiş bir takım notaların resmiyle birlikte bir kısa mesaj geldi. Tek sıra nota vardı, basit bir melodi. Jordan Rudess bu melodinin yeni albümdeki epiklerden birinde olacağını söyledi. Yaylılar için aranjmanını yapmamı istedi. "Hemen girişiyorum" dedim ben de. Fena halde ilham gelmişti. Bu elle çizdikleri notalar sadece melodi ve akorlardı. Hani piyanoda çalıp da neye benziyor anlayayım diye. 

Bir süre sonra da Jordan stüdyoya gelmemi ve orkestra yönetmemi istediğini söyledi. Haliyle "Neeeeeee? Eveeeet!" şeklinde bir tepki verdim. Çok heyecanlanmıştım. Bundan dört sene önce ben 'Six Degrees' ile başladığımda kendime bir gün stüdyoya girip bu adamlarla kayıt yapacağım diye söz vermiştim. Sonunda gerçek oluyordu!
Sonra bana bir başka parçaya da yaylılarla giriş yazmak istediklerini söylediler. Yine melodi ve akorları verdiler. Sanıyorum bu kısım Dream Theater tarihinde ilk defa tüm grubun sustuğu ilk kısım. Başladığında sadece orkestra kalıyor, tüm grup susuyor. 

Haliyle "bu benim kısmım, bu kısmı oraya koyan benim!" demekten kendimi alamıyordum. Elbette melodi ve akorlar grubundu ama orkestra aranjmanını yapmıştım. 

Lady: Tabii, beklenen soru. Her ikimizin de idolü olan bu adamlarla stüdyoda olmak nasıl bir duygu? 

Eren: İnanılmaz. 

Lady: Bundan Facebook sayfanda bahsettiğin günü dün gibi hatırlıyorum. "Yarın Dream Theater ile stüdyoya giriyorum" demiştin. Acayip heyecanlandım. O zaman anlat lütfen, müzisyenlikleri kadar kişilikleri de şahane mi? 

Eren: Gerçekten öyleler. Hani şu sürekli içen, elinde sigara, rock yıldızı imajı vardır ya. Bu adamlar kesinlikle öyle değil işte. Her gün aynı saatte kalkıyorlar mesela. Stüdyoları evlerinden uzak, stüdyoya girdiklerinde aylarca otelde kalıyorlar. Ailelerinden de uzak kalıyorlar haliyle. Sabah kalkıp bir kahve içip stüdyoya giriyorlar ve gece yarısına hatta daha sonrasına kadar stüdyoda kalıyorlar. Çıkıp gezmiyorlar, insan görmüyorlar. 

Daha da etkileyici bulduğum şey John Petrucci'nin olayın prodüktörlüğüni de üstlenmiş olması; sürekli orada, bütün işlerin başında. Bu çok ciddi bir sorumluluk ve gerçekten gruptaki işlevini, ne kadar önemli olduğunu anladım adamın. 

Lady: Kayıt zamanı dışında da oturup hemen hemen tüm melodileri, rifleri yazıyor adam.

Eren: Yani, stüdyoda bir kapıyı açıyorsun ve Petrucci karşında. Senelerdir binlerce defa ekranda gördüğün, çaldığı tüm notaları bildiğin, söylediği her lafı hatırladığın adam… Çok ilginç bir his, tarif edemiyorum. 

Lady: Çok başarılı bazı müzisyenlerin uyuşturucu kullanmamaları hatta alkol bile almamaları artık çok tanıdık bana, dergimi yayımlamaya başlamadan önce aslında içki, uyuşturucu gibi şeylerin - hani hep denir ya - yaratıcılığı körüklediğini düşünüyordum. Tüm müzisyenlerin öyle veya böyle bu tür alışkanlıkları olduğunu sanıyordum. Böyle değilmiş tabii ki olay! Ağzına içki koymayan müzisyenlerle tanıştım bir sürü. İlk aklıma gelenler Henning Pauly ve Samuel Arkan… Ortak nokta bu adamların sürekli çalışıyor olması. 

Eren: Sürekli. Hiç durmadan. Demeye çalıştığım da bir nevi bu zaten, herkes bu tür şeyleri rockstar'larla bağdaştırır. Ama bu onların işi, çok ciddiye alıyorlar ve çok profesyoneller. 

Eren Başbuğ İle Röportaj!

Benim için çok duygusal, heyecan verici ve zor bir tecrübeydi. Hiç olmasa, içimdeki hayranı tutmam gerekiyordu. Nasıl anlatayım. "Selam John, ne haber?" diyorsun, "n'olsun, çalışıyoruz" diyor. Sanki yıllardır tanışıyor gibiyiz.
Lady: Anladım. Neler hissettiğinden biraz daha bahsedelim o zaman. Sonuçta sen hayatındaki amaçlardan birini daha ABD'de bara gidip bir bira söyleyemeyecek bir yaştayken başardın. Ultimateguitar.com'da listelendikten sonraki paylaşımlarını da gördüm. Bu nasıl bir his merak ediyorum.

Çok iyi bir müzik kariyerin var ve Berklee'de okuduğuna göre ciddi bir müzisyen çevren de vardır; hem öğrenciler hem de kendini kanıtlamış müzisyenlerden oluşan. Hiçbir şey olmasa sınıfa gitmeden önce okulun kantininde karşılıklı sandviç yediğiniz yığınla müzisyen var. 

Ama birden bire sen zamanımızın en bilinen - ve Berklee mezunlarının kurduğu - prog devlerinden biriyle çalışmaya başladın. Sınıf arkadaşlarının, müzisyen arkadaşlarının veya yakın arkadaşlarının tepkisi ne oldu? Yaşadığın tecrübeyi gerçekten anlamak istiyorum! 

Eren: Hepsi benim adıma sevindi ve etkilendiler elbette ama kimse şaşırmadı açıkçası. Hepsi "bu adamlarla bir gün stüdyoya gireceğini biliyorduk, şaşırmadık" dediler. 

Lady: Peki, Dream Theater ile gelecekte birlikte yapmayı düşündüğünüz şeyler var mı? Bugünden belli olan bir projeler? 

Eren: Umarım, henüz bilmiyorum. Sadece SCore'daki gibi sahnede birlikte olmayı çok isterdim. Aslında Jordan'a bir ara sordum da ama "o teçhizatla, ışıklarla Türkiye'ye gitmek mümkün değil" dedi. Şimdi Boston'da olduğum için daha kolay olabilir. Sahnede orkestrayla birlikte çalacakları bir aranjman olsa - hayalim bu şu anda ama elbette bana herhangi bir plan söylemiş değiller. Jordan Rudess bana "hadi bunu yapıyoruz" dese havalara uçardım.
Ama onlarla stüdyoya girdikten sonra Berklee'ye geri dönmek boşlukta bırakmadı beni. Grup elemanlarının davranış biçimi çok özeldi çünkü; hani "sen Berklee'den gelme, albümümüzdeki bir iki yaylı aranjmanını yapan çocuksun" şeklinde bakmıyorlar olaya. Birey olarak değer verildiğimi hissettim. Tabii ki müzik geçmişleri, başardıkları şeyler ve yaşları onları benim olduğum yerden çok daha farklı bir yere koyuyor ama bunu sana asla hissettirmiyorlar. Haliyle okuldayken veya Jordan ile görüştüğümde, farklı tavırlar takınmam gerekmiyor - hem arkadaşlarımın hem de onların yanında kendim oluyorum. 

Lady: O zaman Berklee'ye dönelim. Çift ana dal yapıyorsun, Elektronik Prodüksiyon ve Tasarım ile Film Müziği alanlarında. Bu da bir sürü yeni bilgi ve beceri demek. Bunları nasıl değerlendireceğini düşündün mü? Gitmek istediğin bir doğrultu var mı? 

Eren: Bu güzel bir soru oldu. Güzel bir soru çünkü ben de kendime soruyorum, ne olacak bundan sonra diye.
Öncelikle, bu ana dalların ikisi de en sevdiğim şeyler diyebilirim. Çünkü bir tarafta orkestra müziği var ki film müzikleri orkestra müziği sonuçta - diğer taraftaysa elektronik prodüksiyon var ve bu da işte bilgisayarlar, sintlerler ilgili ki bu da benim diğer yönüm zaten bildiğin gibi. Ses programlamayı, ses tasarımını, sint programlamayı, elektronik müziği çok seviyorum. 

Bunları ileride yapacağım işlere entegre etmek dersen, işte ondan emin değilim henüz.
Gönlümde yatan elbette kendi grubumu kurmak, kendi müziğimi çalmak ve Dream Theater'ın yaptığını yapmak. Günümüzde çok kolay değil tabii bunlar. Ve ben de John Petrucci değilim. Tüm gün hem müzik yapıp hem insanları idare etmek zor, mzik yapmak için benim sükûnete ihtiyacım var.

Aslında bir nevi Dream Theater'ın da yaptığı bu. Dört ay mı, kapanıyorlar, oturup sadece müzik yazıyorlar. Fakat Dream Theater için aranjmanları yaparken, derslerle uğraşırken, okul işleri, şudur budur derken bir türlü kendi müziğime zaman ayıramıyorum. Yine de yapmak istediğim bu. 

Kendi müziğimi yazmak ve sahneye çalmak istiyorum. Her ne kadar hali hazırda oturup bunu yapacak sükûnetim olmasa da başkalarının bestelerini çalmayı da seviyorum ve aslında bunu yapmaya vaktim oluyor. Şu anda çok iyi bir grubum var. Benimle sahneye çıkanların hepsi şahane müzisyenler. Zamanı gelince "bu adamlara gidip haydi kendi bestelerimizi yapalım" dediğimde "tabii ki" diyeceklerdir. 

Dediğim gibi, gönlümde yatan plan bu. Ama geçinmek için, kendi müziğimi yaparken başarılı olana kadar ayakta kalmak için herhangi başka şeyler yapabilirim. Bir nevi plan da bu zaten. 

Lady: Açıkçası ben senden büyük başarılar bekliyorum; resmen görebiliyorum gelecekte çok başarılı olacağını. Tabii ki bütün müzisyenlerin mali sıkıntıları da var. Herkesin ödenecek faturaları var. Bunu çok iyi anlıyorum ama senin kendi müziğini yapacağın bir grubun olacağını görebiliyorum ve tabii umuyorum! 

Eren: Ben de!

Lady: Yıllar önce, müzik işine ilk başladığında, hem Berklee'de hem de Encyclopaedia Mettallum'da olacağını düşünüyor muydun? Bana sorarsan etkileyici başarılar bunlar. 

Eren: Kesinlikle hayır. Altı yaşımdaki bana sorsan kocaman bir orkestranın önünde olacağımı düşünüyordum. Bunu yapıyorum elbette ama bunun yanında Berklee'deyim ve Encyclopaedia Metallum'da. Bu da müthiş bir şey çünkü bu sayede bu iki dünyayı birbirine bağlayabileceğimi, yaptığım işlere zenginlik katabileceğimi düşünüyorum. 

Lady: Şimdi, bunu söylemeden edemeyeceğim. Biliyorum, "John Petrucci değilim" dedin ama derler ya, her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Farklı becerilerin, aynı şeyleri yapmak için farklı yöntemlerin olabilir. Şahane bir formel müzik eğitimin var, müzik yeteneğin tartışılmaz, ve sana olan inancım büyük. Gerçekten, aynı ülkeden geldiğimiz için göğsüm kabarıyor. O kadar gurur veriyorsun ki! 

Eren: Teşekkür ederim.

Lady: Pekala, son sorular… Eren Başbuğ başka kimleri dinliyor? Kimlerden etkileniyor?

Eren: Steven Wilson. Süper adam! Bir iki defa karşılaştım ve sadece "merhaba" diyebildim, garipti, mahçup hissettim. 

Bir röportajında tam benim söylediğim şeyi söyledi, belki de oradan almışımdır. Dedi ki, "bir şahıs düşün, seninle tanışmak için ölüyor. Ağzından çıkan her lafı biliyor. Yazdığın tüm şarkı sözlerini, çaldığın tüm notaları biliyor. Her şeyini biliyor ve bu şahıs hakkında sen hiçbir şey bilmiyorsun. Orada, seninle tanışmak için ölüyor, bu da onu mahcup bırakıyor, rahatsız ediyor." 

Bu onunla tanıştığımda nasıl hissettiğimi birebir anlatıyor. Cidden titriyordum ve "yaptığın müzik için teşekkür ederim" gibisinden bir şey söyledim. Adamı gerçekten çok seviyorum ve yaptığı müziğe hayranım. Tüm işleri bana hitap ediyor Storm Corrosion ve Blackfield gibi deneysel çalışmaları dâhil. 

Lady: Storm Corrosion ile ilgili bir şeyler de yapmıştın diye hatırlıyorum? 

Eren: Evet, Storm Corrosion'a orkestra aranjmanı yapmıştım. Türkiye'de kaydetmiştik. Çok iyi değildi ama gelecekte tekrar iyisini yapacağım. Dinlediğim ve beğendiğim en önemli müzisyenlerden biri o. 

Onun dışında, Opeth elbette. Çok ciddi bir klavye müziği söz konusu değil yaptıklarında ama çok beğeniyorum. Åkerfeldt tam bir deha; ne kadar iyi bir müzisyen olduğunu söylemeden geçmem mümkün değil. Sonra Haken'i çok beğeniyorum. Frost*'u dinliyorum. Yetmişlerin müziğini genelde çok severim. King Crimson, Jethro Tull, Yes, Genesis, Gentle Giant… 

Progresif rock yanında, Nightwish, Within Temptation gibi grupları, house, elektronik müzik, yine klasik müzik de dinliyorum. 

Lady: Eren zaman ayırdığın için çok teşekkür ederim. Ivory ile seni Ankara'da görmeyi dört gözle bekliyorum. Ha, bir de doğum günümde duvarımda paylaştığın parçan için teşekkür ederim. Çok mutlu etti beni. Aynısını seneye de bekliyorum! :D

Eren: Ben de teşekkür ederim Nem.

Lady: Benim adamları, özellikle de LaBrie'yi görünce saygılarımı, sevgilerimi ilet olur mu? Yaptıklarınla gurur duyuyorum. Bir sonraki başarını da iple çekiyorum! 

Eren: Çok teşekkürler. Görüşmek üzere…

http://www.ladyobscure.com/

Bilkent'te SERSERİ (!); Berklee'de KIYMETLİ; Karşınızda: Eren Başbuğ!



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: